Yapay peyzajlar insanlarda neden hipnoz etkisi yapıyor

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Dünyanın en güzel kıyılarından birini bu kente kazandıran Boğaçayı, binlerce yıldır direnerek koynunda sakladığı güzelliklere veda edip tüm kokusunu yitirecek ve betondan bir kanala dönüşecek…

Coğrafyanın insandan bağımsız, insanı hiç hesaba katmadan yarattığı değerler insan eliyle tüketildikçe yerine plastikten, betondan ve demir-çelikten bir dünya üretiliyor. Bu yeni kurgunun içinde yetişen insan modeli doğal olanın karşısındaki eksikliği ile düşmanlık beslerken huzuru sahte olanda buluyor. Bu, önümüzdeki zamanın en korkunç hastalıklarından biridir. Atık üretiminin önüne geçecek bir yaşam modelini hayata geçirmek yerine, üretilmiş atıkları azaltmayı öneren iktidarın ‘Sıfır Atık’ projesi gibi, plastik poşetlerin üretimini engellemek yerine parayla satışının önünü açan düzenlemeler yapmak gibi geçici çözümlerle yönelmesi de bu kurgunun bir parçası. Asıl acı olan da bu. Tıpkı Boğaçayı Projesi’nde olduğu gibi ülkenin pek çok yerinde çevrenin yağmalanarak yok edilmesi işleyişine onay üreten algının bütün bu yıkımları ‘çevreci proje’ olarak siyaseten satın alması…

TOROSLARIN SULARI YIKIMA DİRENİRKEN…

Antalya Konyaaltı’nda bulunan Boğaçayı, daha iki yıl öncesine kadar nehir yatağında olabildiğince doğal yaşamın sürdüğü bir ekosistemi barındırıyordu. Geçmişte zaman zaman taşkınlar olsa da kısa sürede toparlanıp çevresine yaşam vermeye devam ediyordu. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in kentin bu bölgesinde emlak rantı yaratmak uğruna büyük bir inatla ve bütün uyarılara kulak tıkayarak uygulamaya koyduğu Boğaçayı Projesiyle nehir ekosistemi bozularak yerine milyonlar harcanarak yapay bir peyzaj uygulaması yapıldı. Deniz suyu nehir yatağına doğru çekilerek bu alanda yapay bir kanal oluşturuldu. Ancak bütün uyarıların sonuncusu Boğaçayı’nın bizzat kendisinden geldi. Önceki gün yağan şiddetli sağanak yağmur yapay teras ve setleri aşarak Boğaçayı Projesi kapsamında yapılan peyzaj düzenlemesini sulara gömdü.

DOĞAL OLANI YOK EDİP YERİNE SAHTESİNİ YERLEŞTİRMEK

Yağmurdan bir gün önce Boğaçayı’nda yüzlerce işçi hummalı bir çalışma yürüterek nehir yatağının iki yanında oluşturulan yapay park alanlarına onlarca çeşit bitki dikiyor, çimler ekiyor, ağaçlar dikiyordu. Geriye kalan boşlukla granitle kaplanıyor, Boğaçayı kıyılarının gerçekliği yok edilerek yerine yapay bir peyzaj alanı oluşturuluyordu. Bu bitki ve ağaçların büyük çoğunluğu bu yöreye ait olmayan türler, bir kısmı da ithal edilerek ülkeye getiriliyor. Sulama, ilaçlama ve bakım gibi maliyetlere enerji ve işçilik de eklenince akıl almaz bir düşünceyle neden olunan ekolojik kayıplara bir de düzenli olarak ekonomik kayıplar ekleniyor.

BOĞAÇAYI’NIN DOĞAL BİTKİ VE AĞAÇLARI NELERDİ

Oysa Boğaçayı’nın kendi ekosistemi içerisinde bulunan ağaç ve bitki türleri bu alanı hem yüzlerce kuş türü için bir yaşam alanı kılıyor, hem de birçok başka canlı türünü barındırıyordu. Türkiye’de kent içerisinde bu denli özgün ve doğal rekreasyon alanı bulmak zordur. Boğaçay’ın nehir yatağında ve kıyılarında hayıttan söğüte, adi kızılağaçtan ılgına, sazlıklardan çınar ağaçlarına, çılbırtıdan pirnala, çitlembikten böğürtlene, defneden keçiboğana, akasyadan mimozaya birçok ağaç ve ağaççık bulunuyordu.

ILGINDAN HAYITA, SÖĞÜTTEN YASEMİNE…

Ilgın çiçeklerini bilir misiniz? Japon bahçelerini kıskandıracak güzelliktedir ılgın çiçekleri, o beyazdan pembeye gidip gelen akıl çelen renkleriyle. İncecik dalara sıralanmış salkım salkım kar kristalleri gibi mavi göğün altında insanın ruhu tutulur bir ılgın dalına. Ya hayıtlara ne demeli? Bütün yaz o narin parmakları arasından uzattığı mor mücevherler gibi çiçekleriyle dereleri masal vadisine çeviren hayıtlar. Koklasanız, içinize doldursanız yetmez! Avucunuza alıp saatlerce sevseniz eksik kalır. Hayıt bir tutkudur çünkü asla sonu gelmeyen ve her Temmuz’da insanın aklını başından alan. Ah mor kraliçe…

PİRNALIN ARKASINA SAKLANAN UTANGAÇ GÜZEL: ÇILBIRTI

Ama Boğaçayı’nın koynunda saklanan güzeller bu kadar değil elbette. Adını kimsenin bilmediği, kırılgan, utangaç, hep kıyıda köşede kireçtaşı kayalıklarının dibinde saklanan, çoğunlukla da bir pirnalın ya da çitlembiğin ardından uzatır ince, kırılgan dallarını. Çoğumuz fark etmeyiz onu, ancak çiçeklendiği zaman kısa bir süre yasemin kokulu çiçekleriyle önce türlü böcekleri, sonra kuşları, ne sonra da eğer biraz ilgiliyse insanları çeker kendine. Kısacık çiçeklenme zamanının ardından da unutulur gider bu gösterişi sevmeyen çalı. Toroslarda kimi köylerde ‘karaaağaç’ da derler onun adına. Kimse bilmese de öyküsünü, nereden gelip nereye gittiğini, hani şu her sabah soframıza konuk ettiğimiz zeytinin akrabasıdır çılbırtı. Ama zeytinin ününü hiç kıskanmaz, kendi halindeliğin çalılar arasındaki filozofudur o; varlığını unutturup sonsuza kadar çılbırtı kalmaya adanmış bir hayat gibi…

ADINA KEÇİBOĞAN DERLER AMA O HEP YAŞAM VE MUTLULUK VERİR

Boğaçayı’nın en gösterişli sarışını unutmadım elbette. Daha bütün ağaçlar kış uykusundan uyanamamışken, insan elinden kurtulabilmiş makilik ve taşlık yamaçlardan sarı ışıklar dökmeye başlar bu vahşi güzel. Onun adına dikenlerinden dolayı ‘keçiboğan’ demişler ama Akdenizli bu güzelin Latince adı ‘Calicotome villosa’dır ve söylenişi bir hayli havalıdır. Ancak adı havalı olsa da Anadolu’nun güney kıyılarında bir hayli halktan biridir o. Çobanların adını olumsuz kodladığına bakmayın, hem arıların hem de birçok başka canlının dostudur keçiboğan. Çoğumuza ilginç gelse de baklagiller ailesinin bir üyesi olan keçiboğan çalıları, çok tohum tutan yapılarından dolayı tıpkı Boğaçayı kıyılarında olduğu gibi çoğu zaman insan eliyle tahrip edilmiş yüzeylerde kolayca yayılıp o bölgenin yaralarını sarmak istercesine yaşamı savunur. Ah bir Mayıs ikindisini büyüleyen o sarıçiçeklerin kokuları, seni içine çekmeyen ne bilir; neyin sırrını taşıdığını…

İNSANLIĞIN EN ÇOK KULLANDIĞI İLACIN SIRRINI TAŞIYAN AĞAÇ

Boğaçayı kıyısında yaşayan defneyi, kekiği, adaçayını, rezeneyi, yasemini de anmadan olmaz. Ama birçoğumuzun az çok tanış olduğu türlerdir bunlar. Türlü türlü dutlara karışan çınar, çitlembik ve pirnal da öyle. Ama söğüt ve sazlıklar hakkında da bir kaç söz etmesek haksızlık olur. Söğütler, Anadolu’nun bilge ama bunu unutturmayı başaran ağaçlarıdır. Her daim ulaşabileceğiniz mesafede oluşundan mı bilinmez, söğüt ağaçları hep değersiz görülür. Belki de kerestesi makbul bulunmadığından ona önem verilmez. Ancak söğüt ağacı insanoğlunun en eski şifa kaynaklarından biridir. Hani her başınız ağrıdığında elinize alıp yuttuğunuz yüzyılın en ünlü ilacı olan Aspirin’in etken maddesi olan ‘salisilik asit’in kaynağı söğüt ağacıdır. Latince ön adı ‘Salix’ olan söğüt ağacının taşıdığı bu sırrı Hipokrat’tan günümüze kadar bilenler onun şifa veren bir ağaç olduğunu hiç unutmadılar. Bir de Anadolu’nun Abdalları. Yeryüzünün en güzel sepetlerini ördüler söğüt dallarıyla…

İNSAN DA KUŞLAR GİBİ İLK YUVASINI SAZLARDAN YAPTI

Boğaçayı’nın denizle buluştuğu bölgede hızla çoğalan sazlıklar aslında tüm vadi boyunca suyu süzerek filtreleyen bir işlevi yerine getirir. Ancak sazlıkların ekolojik işlevi saymakla bitmez. Onlarca kuş türüne yuva olurken içlerinde barındırdığı böcekler de besin sağlar. Her fırsatta iş makinelerini sokup Boğaçayın suretini paramparça eden DSİ’nin sazlıkların işlevine ilişkin bir fikri olmadığı kesin. Ancak sazlıklar öyle dirençlidir ki kısa sürede yeniden yaşam alanların kaplarlar. Geçmişte Boğaçayı vadisi boyunca yetişen devasa sazlıklardan birçok Antalyalı’nın yazlık yurtlar yaptıklarını unutmamak gerek. Sazlıkların bu topraklar için önemi sanılandan çok daha büyüktür. “Bir evler yaptırdım bre Ramizem sazdan samandan” diye başlayan Trakya türküsünün birçok benzeri vardır nehir havzalarında. Sulak alanlar ve sazlıkların kıyıları insanoğlunun ilk kentleşme öyküsünün, ilk konutların ve ilk kültürel adımların atıldığı mekânlardır. Konya Çatalhöyük, Diyarbakır Çayönü, Antalya Karain, Burdur Hacılar, Tarsus Yumuktepe bu yerleşimlerin sadece bir kaçıdır.

MESNEVİ’DE DİLE GELEN SAZLIKLAR: ‘DİNLE NEYDEN’

İki yıl kadar önce Boğaçayı’nın sazlıklarının arasında yürürken gövdelerinden yayılan o şekerimsi kokularını içime çekip, Mevlana’nın Mesnevi’nin ilk cümlelerini anımsamıştım. Şöyle başlıyordu Mesnevi: “Dinle neyden, zira o, bir şeyler anlatmada, ayrılıklardan şikâyet etmededir. Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri iniltim, kadın ve erkek herkesi ağlattı…”

BİR SABAH BAKIYORSUNUZ, ANILARINIZ YOK OLMUŞ…

Mevlana’nın Mesnevi’sinde sazlıklar ney aracılığıyla böyle dile geliyor. Boğaçayı’nın sazlıklarının feryadını dinlemeye ise zaman kalmadan iş makineleri girdi ve vahşice söküldüler. Zira artık kimselerin bir şeyleri dinlemeye zamanı ve niyeti yok. İnsanın içine doğduğu coğrafyanın, kentin ve sokağın diline yabancılaşmasının bir yolu da bu. Bir gün bir bakıyorsunuz, daha düne kadar sırtınızı yasladığınız o çınar ağacı artık yerinde yok. Ya da kıyısında ruhunuzu dinlendirdiğiniz saklı dereniz betonla doldurularak bir kanala dönüşmüş. Kökleri geçmişe uzanan kadim bir kasabanın sokağındaki o ahşap ev de bir sabah yıkılıvermiş yerine betondan bloklar dikmek için. Uzunca bir süredir yaşadığımız yerler böyle çalınıyor ortak ya da bireysel hafızamızdan. Bir varmış, bir yokmuş gibi…

YAPAY PEYZAJLAR KALABALIKLAR ÜZERİNDE ‘HİPNOZ’ ETKİSİ YAPIYOR

Boğaçayı da birçok başka ortak hafıza mekânı gibi kentin çalınan suretlerinden biri. Bir süredir insanlar yaşadığı sokağın ya da kentin parklarının bitkilerini ağaçlarını bilmiyor, birbirine soruyor. Çünkü aşinası olmadığı, Çin’den, Brezilya’da yahut da Japonya’dan çuvalla para ödenip getirtilen peyzajların arasında kayboluyor. Ancak nedense bu rengârenk peyzajın bir grup insan üzerinde adeta ‘afyon’ etkisi yaptığı da bir gerçek. Yaşadığı coğrafyanın gerçekliği olan doğayı yok ederek, yerine milyonlar harcanarak uygulanan yapay peyzajlar adına ister ‘millet bahçesi’ denilsin ister ‘çılgın proje’; dereden, dağdan, taştan, topraktan ormandan nefret ederek kente sürülmüş milyonların üzerinde adeta hipnoz etkisi yapıyor.

ÇÖZÜM ‘SIFIR ATIK’TA DEĞİL, ATIK ÜRETEN SİSTEMİ SONLANDIRMAKTA

Coğrafyanın insandan bağımsız, insanı hiç hesaba katmadan yarattığı değerler insan eliyle tüketildikçe yerine plastikten, betondan ve demir-çelikten bir dünya üretiliyor. Bu yeni kurgunun içinde yetişen insan modeli doğal olanın karşısındaki eksikliği ile düşmanlık beslerken huzuru sahte olanda buluyor. Bu, önümüzdeki zamanın en korkunç hastalıklarından biridir. Atık üretiminin önüne geçecek bir yaşam modelini hayata geçirmek yerine, üretilmiş atıkları azaltmayı öneren iktidarın ‘Sıfır Atık’ projesi gibi, plastik poşetlerin üretimini engellemek yerine parayla satışının önünü açan düzenlemeler yapmak gibi geçici çözümlerle yönelmesi de bu kurgunun bir parçası. Asıl acı olan da bu. Tıpkı Boğaçayı Projesi’nde olduğu gibi ülkenin pek çok yerinde çevrenin yağmalanarak yok edilmesi işleyişine onay üreten algının bütün bu yıkımları ‘çevreci proje’ olarak siyaseten satın alması…

SIRA, DAHA ÖNCE İKİ YAKASI BETONLAŞAN NEHRİN YATAĞINA GELDİ

Boğaçayı’nın iki yakası bir zamanlar pirinç, narenciye ve yasemin bahçeleriyle kaplıydı. Hurma bölgesinde pamuk ve çeltik tarımı yapılıyor, Altınkum’dan Uncalı bölgesine uzanan bölgeyi ise narenciye ve yasemin bahçeleri süslüyordu. 1970’lerden itibaren başlayan, 80’lerden sonra ise hızlanan yapılaşma kentin bu bölgesinde önce yasemin, ardından narenciye bahçelerini yok etti. İmar beklentileri konusunda üzerinde anlaşılamadığı ya da bölüşülememiş miras olduğu için kıyıda köşede kalan son portakal bahçeleri kurbanlık koyunlar gibi beton tanrısına kurban edileceği zamanı bekliyor. Boğaçayı Projesi işte tam da bu kalan son bahçelerin, yapılaşmadan korunmuş son kamu arazilerinin betonlaştırılması için uygulamaya konulan bir reklam yüzüdür. Daha önce iki yakasındaki arazileri betona kurban eden nehir vadisi bu kez yatağını kurban verecek. Yıkımın renkli ve gösterişli imajlarla pazarlandığı ve toplumda ‘rant’ beklentisi yaratılarak kabul ettirilmeye çalışıldığı bu dönemin en büyük kurbanlarından biri kentin bu bölgesi olacak. Dünyanın en güzel kıyılarından birini bu kente kazandıran Boğaçayı, binlerce yıldır direnerek koynunda sakladığı güzelliklere veda edip tüm kokusunu yitirecek ve betondan bir kanala dönüşecek.

Önceki haberSıfır gümrükle 300 bin ton ayçiçeği ithalatı kararı!
Sonraki haberSeçim rantı uğruna çılgın nehirle inatlaşma!
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.