Yeniden düşünmek 1 Mayıs’ı…

1 Mayıs, 1 mayıs, İşçinin,emekçinin bayramı…
1 Mayıs, 1 Mayıs, barışın, kardeşliğin bayramı…

Bu sloganı gerçekten hayatımıza uygulayabileceğimizi sanırdık bir zamanlar… Bir zamanlar biz toplumsal mücadeleye inanırdık… Şimdi nerde o 1 Mayıslar ve duyduğumuz heyecanlar…

Bugün dünyamızda her şey her yerden ve anında duyulabiliyor. Baskılar, işkenceler gözden ırak yapılamıyor, yapılsa bile eninde sonunda ortaya çıkıyor. Yoksulluk, sefalet çeken insan manzaraları, din, milliyet, etnik ayrılıklar yüzünden çıkan savaşlar ve bu savaşlarda gerçekleşen insanlık dışı uygulamalar geçmişe göre daha gözler önünde ve teknolojinin sunduğu olanaklar sayesinde dünyanın her yerinden aynı anda izlenebiliyor…

Bu arada garip ama gerçek, bir zamanlar daha azlarının bile yüreğimize dokunduğu
üzücü manzaraların sayısı çoğaldıkça, büyük, çok daha büyük oranlara vardıkça,
ne yazık ki onlardan etkilenebilirlik ve duygulanabilirlik özelliğimiz azalıyor…

Neden?!

Dünyanın bir yerlerinde her gün birileri daha çok acı çekerken, birileri bombaların, tankların gölgesinde kan ve barut kokusu içinde kolunu, bacağını, en önemlisi yarınlarını kaybederken, kimi yerlerde insanlar içecek bir tas çorba bulamadıkları için açlıktan, sefaletten ölürlerken ya da temiz su bulamadıkları için bulaşıcı hastalıklara yenik düşerken, bizler, yani izleyenler bu vahim durum karşısında, daha azına tanık olduğumuz günlerdeki kadar bile duygulanamıyoruz, neden?!

Bebekler ölürlerken savaşlarda,  bazı yerlerde annelerinin memelerinde süt kalmadığı için açlıktan, biz içselleştiremiyoruz bile bu olayın vehametini… Bu duygunun yakıcılığını yüreğimizin ta derinlerinde hissetmek için  o bebeklerden birinin kucağımızda mı ölmesi gerekiyor ille, ya da kendi bebeğimizin başına mı gelmesi gerekiyor aynı olayın…

Dünyada  her gün hastalıktan bakımsızlıktan bin yerine artık on bin çocuğun ölmesi daha az mı üzülünülecek  bir şey yoksa…

Neler oluyor bize, neden artık duygularımızı yansıtamıyoruz yaşama, yaşanılana yeterince, neden atamıyoruz şu ölü toprağı üzerimizden….

Basından, Afrika’daki açlık manzaralarını yansıtan haberleri izlerken şu resim hepimizin hafızasına kazınmıştır eminim; suratına sinekler doluşmuş,  zayıflıktan  süzülmüş  yüzünde gözleri normalden çok fazla irileşmiş, etrafına bomboş bakan bir çocuk resmi… hayat yoktur gözlerinde, gelecek yoktur, umut yoktur, sadece ölüm vardır… Peki bu kazınmaz  mı insanın yüreğine…

Onu kucağımıza aldığımızı düşünelim… Zayıf yüzünde daha da büyümüş görünen O iri gözlerini gözlerimize diktiğini ve şu sözleri fısıldadığını son nefesinde: “bu kadar mı acizsiniz, bu kadar mı aciz bu insanlık ki ben karnımı doyuracak bir lokma ekmek bulamadığım için şu anda, burada, kucağınızda ölmek üzereyim”

Avuçlarımızdan kayıp giden binlerce çocuk düşünelim bu şekilde… daha birinin son nefesinin sıcaklığı soğumadan diğerinin kayıp gittiğini ellerimizden… 

Hangimiz beynimizde asılırcasına kalacak o iri gözleri bir kez gördükten sonra bir daha aynı kalabilir… Bir daha nasıl geceleri rahat uyuyabilir huzurla o bakışlar orada öylece asılı dururken ve bir daha hangimizin boğazından bir lokma kolayca geçebilir düğümlenmeden…

Peki ne yapılmalı… Ne yapılmalı da bütün insanlığın asgari müşterekte insanca yaşayabileceği bir dünya sunulmalı…

Ne yapmalı da hiç istisnasız bütün insanların kendini geliştirme ve yeteneklerini sonuna kadar kullanma fırsatını bulduğu adil bir sistem yaratılmalı…

Ne yapmalı da paranın yarattığı güç dünyasının sınırlarını aşıp asıl önem verilmesi
gereken gerçek  değerlere dönüşüm sağlanmalı…

Nasıl sevmeli yeniden toplumsal değerleri… Nasıl inanmalı onlara  ve ne yapmalı da toplum için insanlık için mücadele vermenin hazzını bir kez daha aşılamalı insanlığa…

Nasıl yeniden, komşumuzun karnı açken kendi karnımızın doymasının bizi mutlu edemediği o  duyarlı toplum haline gelmeli… Nasıl geri dönmeli o eski mütevazi mutlu günlere…

Mütevaziliğimizi yitirip daha çok istedikçe insanlığımızdan kaybediyoruz çünkü…
Kendimiz için daha çoğunu istedikçe başkalarının haklarını yiyoruz, ezip geçiyoruz onları, bencilleşiyoruz., ruhsuzlaşıyoruz, duyarsızlaşıyoruz…

Ben…
Ben…
Hep ben
Hep bana…
 
Ben kazandıkça gerisinden bana ne..
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın…
Her koyun kendi bacağından asılır…
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir…

Ruhumuzdaki bu duygu kirliliğini arıtmanın bir yolu olmalı… Bu iğrenç rehavetten, çevreye başkalarına karşı boş vermişlikten kurtulmanın bir yolu olmalı… İnsanlığa, bir insanın ancak başka insanlarla var olabilen, ancak başka insanlarla mutlu olabilen toplumsal bir varlık olduğunu hatırlatmanın bir yolu olmalı…

Son onlu yıllarda hissetme yeteneğimizi kaybettik neredeyse… Vicdanlarımız yalama
yapmaya başladı çevremizdekilerin sefaletlerini, yoksunluklarını, yolsuzluklarını kanıksadıkça…

Komşumuzun rüşvet yemesi hırsızlık yapması eskiden mahallenin yüz karası bir olay olarak algılanıp ahlak meselesi olarak görülebiliyorken, hatta o kişiyle aynı mahallede yaşamak bile utanç kaynağı olabiliyorken, şimdi  neredeyse,  “oh ne iyi yapıyor  keşke biz de yapabilsek” diyecek hale geldik, hatta fırsatını bulup yapamayanları da yadırgar, enayi yerine koyar hale…

Yazık…
Çok Yazık…
 
Bu korkunç değişim nasıl geldi başımıza… Ne oldu bize de bu hale geldik… Ne oldu da tüm güzel değerler tepe taklak oldu hayatımızda ve böylesi yüzsüzleştik… Arsızlaştık… Bencilleştik… Siliverdik yüreğimizden tüm insanca duyguları bir daha geri dönmemecesine…

Gerçekten dönmezler mi bir daha… Komşumuzun açlığına üzüldüğümüz, arkadaşlarımızın zor günlerinde fark ettirmeden onlara yardım ettiğimiz, muhtaç insanlara el uzatmayı meziyet bildiğimiz, lokmamızı daha çoğaltmak için onun bunun gözünü oymak yerine elimizdekini birileriyle paylaşmaktan zevk aldığımız ve gerçek mutluluğun ancak toplumsal değerlerde bulunacağına inandığımız o günlere geri dönmek mümkün olmaz mı bir daha?…

Çevremizdeki adaletsizliklere, eşitsizliklere, çirkinliklere, kötülüklere karşı hep birlikte bir şeyler yapabileceğimize inandığımız o günler çok mu gerilerde kaldı? O inanç, o ateş, o coşku bir daha tutuşturamayacak kadar uzaklaştı mı yüreklerimizden? Birbirine uzanan ellere, birlikte kurulan düşlere ve birliktelikten doğan güce olan inancımız tamamen mi yitti, o kadar mı kaybolduk biz?!

Ne oldu bize?!

Toplumsal değerlerimizden bu kadar mı koptuk ve bu kadar mı korkutulduk başkalarını
düşündüğümüzde başımıza geleceklerden…

Bu kadar mı öldük biz?!!!

____________

*  Yrd Doç. Dr.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here