Yetmiş Beş Yıldır Yabancı

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – Albert Camus, yetmiş beş yıl evvel, 1942’de, Paris’teki Nazi  işgali ve sansürüne karşın cesur bir yayınevi buldu kendisine ve hâlen gizemi çözülemeyen, anlaşılmaz bir cinayeti romanında kahramanına işletip orta yerde cesedi bıraktı; gitti.

O günden beri roman kahramanı Meursault’nun Fransız orta sınıfın ayrıcalıklı yaşadığı Cezayir kolonisinde durduk yere işlediği cinayetin anlamı kavranamadı; galiba sırf bu nedenle roman 75 yılda, dünyanın bütün dillerine çevrildi, binlerce değişik baskısı yapıldı, milyonlarca satıldı.

 [ Türkçede altmış baskıdan fazlası bulunuyor]

Camus’nün eseri L’Ètranger ~Yabancı, sırf bu anlaşılmazlığın perdesini aralamak ve edebiyatın gelmiş geçmiş en tuhaf adamı, Mersault’nun davranışı arkasındaki bulmacayı çözmek, anlamak üzere bir daha, bir daha ve hatta bir daha okunuyor.

Salt bu merak nedeniyle okuru eksik olmadı, dünyanın hemen bütün dillerine çevrildi, milyonlarca nüsha sattı; satıyor.

 

Edebiyatıyla Nobel Ödülünü Fransa’ya 1957’de taşıdı Camus, birkaç yıl sonra ömrü vefa etmedi, ödülün ve ardından gelen şöhretin tadını çıkartamadan hayata veda etti; bir trafik kazası varoluşunu elinden aldı.

Varoluşçu felsefenin temel direklerinden birisi sayılıyordu; hâlen öyledir. Dostu Jean-Paul Sartre ile Varoluşçu ~ Existentialiste felsefenin savunucuları arasında adı geçer.

İradesi ve bilinci olan insanın doğup kendisini, kendi tercihi olmadığı bir çevrede ve bu çevreye ait bilinçten yoksun, eksik nesneler dünyasında bulduğunu, o yüzden de mutsuz olduğunu, mutsuzluğun bu anlamıyla mutlak ve zaten bu nedenle her şeyin de saçma ~ absürd görülmesi gerektiğini savunan bunalım felsefesiydi Varoluşçuluk; yaratıcı yıkım denilen insanın hep kendisini yıkarak yeniden yaratması gibi sonsuza evirilen fasit daire hareketini baş tacı ediyordu. Anlaşılmasından çok sezgiyle kavranması gereken idealist felsefeye aittir; maddi dünyayı insan ve nesneler diye bölmekte ustadır.

Felsefi duruşu bir yanda beklesin, aslında Yabancı romanını, Nazilere karşı direnişi örgütlemek, algıya hitap etmek üzere yazdığını söyleyenler de bulunuyor; ben katılmıyorum. Romanı bu gözle okumaya çalıştığımda, buna dair bir tek iz yakalamış değilim; ne var ki bu yönüyle, yine de dikkate almalı…

Romanın kısa bir metin olması da okunurluğunu artıran bir avantaj görünüyor. Kısa metin, ayrıca çok tumturaklı ve şatafatlı olmayan basit cümleler, olayın sıradışılığı, en önemlisi de roman kahramanının çevresinde olan biten hiçbir şeyi hissetmeye değer bulmadığına ait vurdumduymazlığı anlamak hevesini kışkırtıyor. Bu yüzden oluşun âdeta bizim dışımızda tayin edilen bir gerçeklik gibi bilincimize sızdığına ve bizim onu kabullenmekten başka elimizden bir şey gelmeyeceğine dair içten içe yazgıcı bir ifadenin şaşırtıcılığı eseri klasik bir değer hâline sokuyor.

Romana başlangıç, oldum olası, her seferinde bu metnin tekrar ve tekrar okunma hevesini uyandıran bir kısalıkta:

¨Annem ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.¨ Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü…¨

Roman kahramanı Meursault, umursamaz bir ifadeyle, heyecansız ve duygusuz biçimde hareket ederek annesinin cenazesine gitmek üzere işinden izin alır, yola çıkar. Cenazenin defnini dahi beklemeden kısa sürede orayı terk eder, geriye dönüp birkaç günü, bir süreden beri kendisine ilgi gösteren genç Marie Cardona’yla geçirmeye başlar. Yarım kalmış tanışıklık bir plajda birden gelişir, varoluş işte böyle bir şeydir; tesadüfler hızla ilerleyecektir:

¨Orada, plajda, Marie Cardona’ya rastladım. Eskiden, çalıştığım dairenin daktilosuydu. O zamanlar pek içim çekmişti. O da öyleydi sanırım. Onun bir şamandıra üzerine çıkmasına yardım ettim, bunu yaparken de ellerim memelerine dokundu. Ben daha sudayken o şamandıranın üzerine yüzükoyun uzanmıştı. Bana doğru döndü, saçları gözlerine girmişti. Yüzü gülüyordu. Şamandıraya tırmanıp yanına vardım, başımı şakacıktan geriye salıverdim, karnının üzerine koydum. Sesini çıkartmadı…¨

Meursault tümüyle tesadüflerin adamıdır ve bütün bunları aslında saçma bulur; onun mutluluğu bile bu dünyanın nesnelerine ait görüntülerin, işaretlerin, yansıyan bilgilerin dışında bir eksik-hazdır. Cardona ile başlayan cinsel ilişkisi duygusuzdur, sadece olması için yapılan bir eylemdir; öznesi olmayan bir edim… Olsa da olur, olmasa da; her ikisi aynıdır Meursault için… Bütün ilişkileriyle var olmayan bir dünyaya aitmiş gibi eğrelti duran, yere sıkı basmayan Meursault, aslında 20.yy’ın bunalan insanına, Sartre’ın roman başlığı olarak tercih ettiği Bulantı fikrine pek yakındır.

Cardona’yla birlikte birkaç izin gününü geçirdiği sırada, komşusu Raymond’la arkadaşlığı da gelişir ve birlikte plaja gittikleri bir sabah vakti kumsaldaki Fellah Araplardan birkaçıyla dalaşırlar. Sonra herkes dağılır, bir şeycikler olmaz fakat Meursault, Raymond’un hasmı olan buradaki yerli ahaliden insanları tekrar görmek üzere evden çıkar, çıkarken komşusunun tabancasını alır, gidip Fellahlardan birisini öldürür.

Yargılanırken ¨bir dava seyretmekte olduğunu¨ düşünür, olan her şey sanki onun dışında gelişmektedir; o bir seyirci, geriden izleyicidir. Bütün söylediği ise, o gün plajda güneşin tam tepesinde olduğu, o cehennem sıcağında yapılması gereken tek şeyin herhalde bu olması gerektiğidir.

İşte Meursault bu cinayetten kesin suçlu bulunacak, giyotine gönderilecek, idamını sakin bir şekilde hücresinde bekleyecektir. Geriye bir muamma kalır, okur tatmin olmamıştır, cinayetin gerçek nedeni yoktur, buradaki cinayet tümüyle anlamsızdır, zaten gerçek de yoktur, zira gerçek saçma ve anlamsızdır. Gerçek denilen şey bizim doğmak tesadüfümüz nedeniyle içine girdiğimiz saçma bir dünyanın uzantısıdır.

Romanın filme alındığı, tiyatro sahnelerinde izleyiciye ulaştığı, üniversitelerde sadece bu kitap adına dersler verilip kürsüler konulduğunu da hatırlamak gerekiyor. [Marcello Mastroianni’nin başrolü oynadığı, 1967 yapımı film, izlenesi bir çalışmadır.]

Edebiyat tarihine, yaşanmış olduğuna artık biz okurların kesinkes inandığı bir saçmalık ile bulaşan bu anlaşılmaz karakter, bir roman kahramanı olarak Meursault, eminim ki, yazı ve okuma becerisi insanoğlunun elinden alınmadığı sürece okunmaya, üzerinde anlaşılmaya çalışılacaktır. En azından bu satırların hevesli yazarı, Meursault’nun her şeyi değersiz gösteren bu davranışını, eylemini belki anlamak ihtimali bulunur diye bir kez daha kitabı eline alacağı muhtemeldir.

_____________

Yabancı, Albert Camus, Roman, Çev: Samih Tiryakioğlu , Can Yayınları, 60. Baskı ,2018, 287 sayfa

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five + 1 =