İyi davranmıyorlar

İyi davranmıyorlar

0
PAYLAŞ

Anlıyor ki insan,
Bir halk, göç yoluna düştüğünde, geride paramparça edilmiş bir hayat bırakır ve kalan son parçasını göç yollarına taşır.
Yeni bir hayat değildir göç ile gelen.
Bilmediği bir dilin, tanımadığı bir kültürün ve değerlerin arasında, sürekli olarak kendini, yurdunu, dününü, yarınını ve kaybettiklerini aramasıdır. Hiç sonlanmayan bir arayıştır bu.
Kendinden zorla koparılanın ve koparılan parçalarını asla bir araya getiremeyeceğini, getirilemeyeceğini bilmektir. Asla eskisi gibi olmayacaktır.
Kendi yurdundan sökülmek, sürgünlere düşmek, köklerini bırakıp, kırık bir dal kalmaktır el yurdunda…
Yüzleşmeyen “değerler”
Yüzümüze ve vicdanımıza seslenen ‘Batı’ haberlerinin hemen hepsi, yaşanan dramın görüntülerini ortaya seriyor!
Nedenlerini gözümüzün önünden uzaklaştırıp, acımamıza, üzülmemize ve uzattıkları yardım kutularına cebimizdeki bozuklukları bırakmamıza dair bir “kamu” hizmeti sunuyorlar.
Acı ve dram görüntülerinin arkasına gizlenen tek şey ise, bütün yaşananların sebebi oldukları gerçeğidir. Batı’nın asla yüzleşmediği ve yüzleşmekten kaçındığı şey budur.
“Diktatörlerin elinden halkı, halkları kurtarma” ve müdahale ettikleri topraklara “demokrasi” götürdüklerine dair iddianın, tarihin bilindik, en eski burjuva yalanı olduğunu söylemeye gerek yok demeyeceğim. Çünkü bu yalanın üstünden atlayan, onu baskılayan, tartışma dışı tutan öyle büyük bir paravan sistem var ki, sürekli tekrar etmek ve hiç bıkmadan anlatmak zorundayız.
Evet, açıkça ilan edelim ki net anlaşılsın.
Bütün “medeniyet”, kirini göçmenlerin üzerinden aklıyor.
Sömürgeciliğin, bütün davranış kalıplarını sergiliyorlar. “Geri, cahil, tehlikeli” ve en önemlisi kendi “steril” medeniyetleri için “kirli” olan bu toplulukları, ülkelerine akın eden “yağmacılar” olarak işleyen görüntülerle dolu artık televizyon programları, gazete manşetleri.
Akın akın, bağıra, çağıra gelen on binlerce insan görüntüsünü sürekli seyrettiğinizi düşünün.
Acıma duygusu ile nefret ve öfke arasında çok kalın bir çizgi yoktur.
Batı duyarlılığı bir süre sonra ülke ve toplum “hassasiyetlerine’’, daha sonra ise “Ooh My God” diye ağlaşarak endişe ve korkularını dile getirmeye ve ardından evine, sokağına, mahallesine doğru yaklaşan göçmeni, bir dış tehdit olarak algılamaya yönelecek, yöneltilecektir.
Avrupa’da göçmenlere dönük, yükselen bir nefret atmosferi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ekonomik krizlerini bile göçmenler üzerinden formüle eden, sosyal yardım kesintilerinin sebebi olarak yine göçmenleri gösteren ve krizin asıl nedenlerini değil, göçmenleri tartıştıran bir algı politikası uygulandığına hepimiz tanıklık ediyoruz. Ne yazık ki, bunun alıcısı oldukça fazla.
Öfke ve nefret, sisteme yönelmediği sürece, “sorun” olarak sunulan göçmen ve ona yönelen şiddet, genel huzuru bozmadığı müddetçe “hoş” görülmeye devam edecektir.
Dönelim Suriye’ye,
Derdim bizi, bize anlatmak değil, üzerine konuşulmadık şey kalmadı biliyorum lakin göç eden halklar hepimizin sorunu.
Evleri, yuvaları, yurtları batı destekli bir çatışmanın ortasına bırakıldı. Bütün dünya, kendi besledikleri çetelerin vahşetini izledi aylar aylar boyunca. İçinden kan akan şehirlerden, komşu ülkelere sığınarak, canlarını, mallarını, çoluklarını, çocuklarını kurtarmaya çalıştı milyonlar. Her şeyleri ellerinden alınmış halklar olarak düştüler yollara. Esad, İŞID çeteleri, Batı ve Türkiye arasında pay edilmiş bir vahşetin mağdurları olarak koparıldılar topraklarından.
“Sana nasıl davranıyorlar?” sorusuna “iyi davranmıyorlar” diyen ve “bir hayalin var mı?” sorusuna “yok” diyerek önüne bakan Suriyeli çocuğun sözleridir bütün olup bitenin özeti.
Sonrasında, başına ne geldiğini bilmemektir en acı olan.
Türkiye’ye sığınmış Suriyeli mültecilerin etinden, bedeninden, emeğinden nasıl fayda sağlandığını okuyoruz her gün. Satın alınan, satılan kadınların, kızların hikâyeleri düşüyor önümüze. Her gün üzerlerine binen nefret haberleri ile karşılaşıyoruz. Yüzü kan içinde bırakılmış çocukların, gözyaşlarını kollarına bastırırken görüyoruz.
Bütün Dünya’ya, kaynayan çorba kazanlarını, lüks çadırları ve Türkiye devletinin şefkat dolu misafirperverliğini gösterip, toplanan alkışları siyasete aktardıktan sonra, yapılan ilk şey “yükten” kurtulmak oldu.
Göçmen politikasını, sadece kaynayan kazan ve çadır üzerine kuran bir devletin nasıl hızla çöktüğüne şahitlik ettik. Öylece orta yere bırakılan göçmenler, ülkenin dört bir yanına dağıldılar. Hayatta kalma mücadelesi, en sert, en acımasız hikâyeleri de beraberinde yaratır. O hikâyeleri okuyor, dinliyoruz hala.
Batı ise tüm bu yaşananlara Türkiye’nin iç meselesiymiş gibi yaklaşarak, görmemezlikten, duyumsamazlıktan geldi. Kendisinin sebep olduğu, ortağı olduğu kanlı bir iç savaşın faturasını asla üstüne almadı, almak istemedi. İktidarın, batıya doğru acılan kapıları aralayıp, geçişleri kolaylaştırmasıyla, birden bire sorunun kendisiyle karşı karşıya kaldı.
Denizlerden, okyanuslardan göçmen bedenleri toplanıyor. Ölü çocuk bedenleri. Tüm dünyanın gözü önünde yaşanıyor her şey. Denizler, medeniyet, demokrasi ve erdemleri bir bir kıyıya sürüklüyor…
Ve şimdi,
Silah, cephane akıttığı, maddi, manevi beslediği, büyüttüğü bir iç savaşın insani sonuçlarıyla karşı karşıya Avrupa. On binlerce, yüz binlerce göçmen, kendisini felakete sürükleyen batının, Suriye politikasının kapısını çalmıyor sadece, ikiyüzlü bir siyasetin kapılarını da sonuna kadar açıyor.
Kürt hareketinin bölge halklarını koruma, hayatlarını güvence altına alma, Rojava’yı yeniden yaratma, Kobane’yi yeniden inşa etme temelli siyasetinin, ne kadar acil ve doğru olduğunu da anlatıyor bu sonuç. Yerinden, yurdundan edilen insanlara, yeni bir yaşamı birlikte örme çağrısı, tepeden demokrasi vaat eden tüm totaliter siyaset ve anlayışlara da bir cevap niteliğinde.
Yaşananlar gösteriyor ki “Şarklı’dan başka herkesin yönettiği topraklar” olarak anılan bu coğrafyada, kendi kendine yöneten, demokratik bir model oluşabilir ve bu model, Rojava kantonlarında kendi deneyimini yaşıyor şu an.
Bu kantonlar aynı zamanda, bugünden yarına bir göçmen politikası oluşturması ve bunun uluslararası evrensel değerlere uygun ve gerçekçi temellere dayanan bir sistem ile ele alınması gerekliliğini de, bir görev olarak önüne koyuyor.
“Dünyayı değiştiren” diyen o sesin bir anlamı var. Olmalı.
Bunca sürgünlüğün, bunca göçün, hayatın, acının, yaşanmışlıkların, umuda dönük bir yankısı çıkmalı muhakkak.İyi Davranmıyorlar
AKIN OLGUN EYL 26, 2015, 3:54 PM
suriyeli-multeci-sayisi-artiyor-15934
Yazarımız Akın Olgun’un, göçmenlik ve Suriyeli mülteciler üzerine yazdığı bu yazı ilk olarak 26 Eylül 2015 tarihinde PolitikART dergisinde yayımlandı. İzniyle Jiyan’da alıntılıyoruz.

Yıllar önce İskoçya’da, Türkiyeli siyasi bir göçmenin, bütün kitaplarınIMG_8050ı ve üzerindeki bütün kıyafetlerini çıkarıp, ateşe vererek, “Dünyayı değiştirin, dünyayı değiştirin” diye bağırdığını anlatmıştı arkadaşlar. Bir süre sonra da, intihar ettiği haberini almıştı arkadaşları.
Anlıyor ki insan,
Bir halk, göç yoluna düştüğünde, geride paramparça edilmiş bir hayat bırakır ve kalan son parçasını göç yollarına taşır.
Yeni bir hayat değildir göç ile gelen.
Bilmediği bir dilin, tanımadığı bir kültürün ve değerlerin arasında, sürekli olarak kendini, yurdunu, dününü, yarınını ve kaybettiklerini aramasıdır. Hiç sonlanmayan bir arayıştır bu.
Kendinden zorla koparılanın ve koparılan parçalarını asla bir araya getiremeyeceğini, getirilemeyeceğini bilmektir. Asla eskisi gibi olmayacaktır.
Kendi yurdundan sökülmek, sürgünlere düşmek, köklerini bırakıp, kırık bir dal kalmaktır el yurdunda…
Yüzleşmeyen “değerler”
Yüzümüze ve vicdanımıza seslenen ‘Batı’ haberlerinin hemen hepsi, yaşanan dramın görüntülerini ortaya seriyor!
Nedenlerini gözümüzün önünden uzaklaştırıp, acımamıza, üzülmemize ve uzattıkları yardım kutularına cebimizdeki bozuklukları bırakmamıza dair bir “kamu” hizmeti sunuyorlar.
Acı ve dram görüntülerinin arkasına gizlenen tek şey ise, bütün yaşananların sebebi oldukları gerçeğidir. Batı’nın asla yüzleşmediği ve yüzleşmekten kaçındığı şey budur.
“Diktatörlerin elinden halkı, halkları kurtarma” ve müdahale ettikleri topraklara “demokrasi” götürdüklerine dair iddianın, tarihin bilindik, en eski burjuva yalanı olduğunu söylemeye gerek yok demeyeceğim. Çünkü bu yalanın üstünden atlayan, onu baskılayan, tartışma dışı tutan öyle büyük bir paravan sistem var ki, sürekli tekrar etmek ve hiç bıkmadan anlatmak zorundayız.
Evet, açıkça ilan edelim ki net anlaşılsın.
Bütün “medeniyet”, kirini göçmenlerin üzerinden aklıyor.
Sömürgeciliğin, bütün davranış kalıplarını sergiliyorlar. “Geri, cahil, tehlikeli” ve en önemlisi kendi “steril” medeniyetleri için “kirli” olan bu toplulukları, ülkelerine akın eden “yağmacılar” olarak işleyen görüntülerle dolu artık televizyon programları, gazete manşetleri.
Akın akın, bağıra, çağıra gelen on binlerce insan görüntüsünü sürekli seyrettiğinizi düşünün.
Acıma duygusu ile nefret ve öfke arasında çok kalın bir çizgi yoktur.
Batı duyarlılığı bir süre sonra ülke ve toplum “hassasiyetlerine’’, daha sonra ise “Ooh My God” diye ağlaşarak endişe ve korkularını dile getirmeye ve ardından evine, sokağına, mahallesine doğru yaklaşan göçmeni, bir dış tehdit olarak algılamaya yönelecek, yöneltilecektir.
Avrupa’da göçmenlere dönük, yükselen bir nefret atmosferi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ekonomik krizlerini bile göçmenler üzerinden formüle eden, sosyal yardım kesintilerinin sebebi olarak yine göçmenleri gösteren ve krizin asıl nedenlerini değil, göçmenleri tartıştıran bir algı politikası uygulandığına hepimiz tanıklık ediyoruz. Ne yazık ki, bunun alıcısı oldukça fazla.
Öfke ve nefret, sisteme yönelmediği sürece, “sorun” olarak sunulan göçmen ve ona yönelen şiddet, genel huzuru bozmadığı müddetçe “hoş” görülmeye devam edecektir.
Dönelim Suriye’ye,
Derdim bizi, bize anlatmak değil, üzerine konuşulmadık şey kalmadı biliyorum lakin göç eden halklar hepimizin sorunu.
Evleri, yuvaları, yurtları batı destekli bir çatışmanın ortasına bırakıldı. Bütün dünya, kendi besledikleri çetelerin vahşetini izledi aylar aylar boyunca. İçinden kan akan şehirlerden, komşu ülkelere sığınarak, canlarını, mallarını, çoluklarını, çocuklarını kurtarmaya çalıştı milyonlar. Her şeyleri ellerinden alınmış halklar olarak düştüler yollara. Esad, İŞID çeteleri, Batı ve Türkiye arasında pay edilmiş bir vahşetin mağdurları olarak koparıldılar topraklarından.
“Sana nasıl davranıyorlar?” sorusuna “iyi davranmıyorlar” diyen ve “bir hayalin var mı?” sorusuna “yok” diyerek önüne bakan Suriyeli çocuğun sözleridir bütün olup bitenin özeti.
Sonrasında, başına ne geldiğini bilmemektir en acı olan.
Türkiye’ye sığınmış Suriyeli mültecilerin etinden, bedeninden, emeğinden nasıl fayda sağlandığını okuyoruz her gün. Satın alınan, satılan kadınların, kızların hikâyeleri düşüyor önümüze. Her gün üzerlerine binen nefret haberleri ile karşılaşıyoruz. Yüzü kan içinde bırakılmış çocukların, gözyaşlarını kollarına bastırırken görüyoruz.
Bütün Dünya’ya, kaynayan çorba kazanlarını, lüks çadırları ve Türkiye devletinin şefkat dolu misafirperverliğini gösterip, toplanan alkışları siyasete aktardıktan sonra, yapılan ilk şey “yükten” kurtulmak oldu.
Göçmen politikasını, sadece kaynayan kazan ve çadır üzerine kuran bir devletin nasıl hızla çöktüğüne şahitlik ettik. Öylece orta yere bırakılan göçmenler, ülkenin dört bir yanına dağıldılar. Hayatta kalma mücadelesi, en sert, en acımasız hikâyeleri de beraberinde yaratır. O hikâyeleri okuyor, dinliyoruz hala.
Batı ise tüm bu yaşananlara Türkiye’nin iç meselesiymiş gibi yaklaşarak, görmemezlikten, duyumsamazlıktan geldi. Kendisinin sebep olduğu, ortağı olduğu kanlı bir iç savaşın faturasını asla üstüne almadı, almak istemedi. İktidarın, batıya doğru acılan kapıları aralayıp, geçişleri kolaylaştırmasıyla, birden bire sorunun kendisiyle karşı karşıya kaldı.
Denizlerden, okyanuslardan göçmen bedenleri toplanıyor. Ölü çocuk bedenleri. Tüm dünyanın gözü önünde yaşanıyor her şey. Denizler, medeniyet, demokrasi ve erdemleri bir bir kıyıya sürüklüyor…
Ve şimdi,
Silah, cephane akıttığı, maddi, manevi beslediği, büyüttüğü bir iç savaşın insani sonuçlarıyla karşı karşıya Avrupa. On binlerce, yüz binlerce göçmen, kendisini felakete sürükleyen batının, Suriye politikasının kapısını çalmıyor sadece, ikiyüzlü bir siyasetin kapılarını da sonuna kadar açıyor.
Kürt hareketinin bölge halklarını koruma, hayatlarını güvence altına alma, Rojava’yı yeniden yaratma, Kobane’yi yeniden inşa etme temelli siyasetinin, ne kadar acil ve doğru olduğunu da anlatıyor bu sonuç. Yerinden, yurdundan edilen insanlara, yeni bir yaşamı birlikte örme çağrısı, tepeden demokrasi vaat eden tüm totaliter siyaset ve anlayışlara da bir cevap niteliğinde.
Yaşananlar gösteriyor ki “Şarklı’dan başka herkesin yönettiği topraklar” olarak anılan bu coğrafyada, kendi kendine yöneten, demokratik bir model oluşabilir ve bu model, Rojava kantonlarında kendi deneyimini yaşıyor şu an.
Bu kantonlar aynı zamanda, bugünden yarına bir göçmen politikası oluşturması ve bunun uluslararası evrensel değerlere uygun ve gerçekçi temellere dayanan bir sistem ile ele alınması gerekliliğini de, bir görev olarak önüne koyuyor.
“Dünyayı değiştiren” diyen o sesin bir anlamı var. Olmalı.
Bunca sürgünlüğün, bunca göçün, hayatın, acının, yaşanmışlıkların, umuda dönük bir yankısı çıkmalı muhakkak.

BİR CEVAP BIRAK