YÖK Yasası ve İç-Dış Özerklik Sorunu

Ülkemizin genç nüfusu bir çok Avrupa ülkesinden daha fazladır. 17 milyon öğrencinin 2,5 milyonu yüksek öğretim aşamasında bulunuyor. Ancak bu genç nüfus kendiliğinden bir güç de değildir. Ne zaman ki her yönü ile yetişmiş olursa o zaman devasa bir potansiyel oluşturabilir. Aksi takdirde büyük bir sorun yumağına da dönüşme riski taşıyor olur. Bunun için üniversiteler toplumun kalkınma motorları olarak merkezi öneme sahiptirler. Bir ülkenin kalkınmasını sağlayacak yetişmiş insan gücünün tek kaynağı ve yolu, bilim ve dolayısıyla üniversitelerdir. Üniversiteler bu anlamda bir toplumun aslında her şeyi sayılır. Bilim, sanat, kültür, sosyal yaşantısı iyileştirmek için araştırır ve bulgularını toplumun refahı için kullanır. Üniversiteleri güçlü olan ülkeler bilimin yarattığı etkiyi topluma gösterebildikleri için toplum tarafından da benimsenmişlerdir. Bu ülkelerde bilim ve toplum birbirine sinerjik etki yaratarak sanat ve sosyal alanda da ilerlemektedirler.


Bugün ülkelerinin gelişmişlik düzeyi ile bilim yapma kapasiteleri arasında bire bir ilişki bulunmaktadır. Bilim yapmayan veya bu konuda çaba sarf etmeyen ülkelerin durumu da ortada. Ülkemiz de maalesef potansiyeli olup ta bilimden yaralanamayan ülkelerin başında gelmektedir. Cumhuriyeti kuran kadroların eğitim ve bilimin önemini fark etmesi ile başlayan çağdaş medeni bir ülke olma yolunda ilk önceliği eğitim ve bilime vermiş olmalarına rağmen maalesef henüz amaçladığı menzile ulaştırılamamıştır.


Türkiye Cumhuriyetin kuruluşu ile hedeflediği aydınlanma sürecini maalesef 1940’lı yılardan sonra sürdürememiş ve 1950’li yıllardan sonra soğuk savaşın etkisi ile daha da geriletilmiştir. Son 50 yıldır ülkede uygulanan politikaların sonucu bugün ülkemiz eğitim alanında tam bir çıkmazdadır. Ülkemizde 1960 yılından bu yana yaşanan son üç olağan üstü dönemde ilk hedef üniversiteler olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu tarihten bu yana 493, 2252, 2476, 2291, 4936, 115, 1750 ve nihayet 2547 sayılı Yüksek öğretim yasaları hazırlanmış, ancak bu yasalar bilim arayışı yerine daha çok “olağanüstü” bir yön verme arayışıyla şekillendirilmiştir. Üniversitelerdeki dinamikleri kontrol etmek için yükseköğretim yasası özerklikten ve bilim politikasından uzak ve birey özgürlüğünü kısıtlayan maddeleri özenle hazırlanmıştır.


YÖK İLE BİRLİKTE ÖZERKLİK TE RAFTA


12 Eylül ile birlikte ülkede önce üniversite özerkliği kaldırıldı. Daha sonra nereden telkin edildiği belli olmayan moda deyimi ile Ilımlı veya Sert İslam ideolojisi topluma benimsetilmeye çalışıldı. Bunun için dönemin lideri halka açık toplantılarda kurandan ayetler okuyarak halkın darbeyi ve verilmek isteneni benimsenmesi için, onların temiz ve pak dini duygularını sömürmeye çalıştı. İlk ve Orta öğretimde din dersleri zorunlu ders olarak okutuldu. Eğitim bu şekilde yönlendirildi, sonra da üniversiteler türban sorunu ile oyalanmaya çalışıldı. Son 15 yıldır üniversitelerin sorunu neredeyse başörtüsü haline getirildi. Neredeyse bir kör düğüme dönüşen ortamda, belli bir ideoloji ile eğitilen çocuklar hiçbir bilinç verilmeden (bilim felsefesi, tarih bilinci, insan kaynakları, kültür) başlarını açması isteniyor. Neden yasak? Üniversite gibi yasağın değil, tartışma, kuşku ve araştırma ile özdeşleşen evrensel üniversite kavramı ülkemizde tersinden okunmuştur. Ne yazık ki bu anlayış bazı üniversite hocalarından da destek görmüştür. Bilindiği gibi yasak her zaman yeterli olmuyor. Konunun beyinde ve gönülde çözülmesi için konunun detaylı olarak sosyolojik temelde incelenerek insanların din duyguları da rencide edilmeden çözülmesi amaçlanmalıdır. Nedense bu konu hep maddi temeli (bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunarak) dikkate alınmadan işlenmiş ve sürekli kriz haline dönüştürülmüştür. 


SORUN ÖZERKLİĞİN OLMAMASI


Üniversitelerin özerk yapıda olmamaları (batı ölçütlerinde 10 üzerinden ülkemizdeki özerklik 1.5) üniversitelerde bilimsel dinamiklik yerini statik yapıya dönüştürmüştür. Öğrencisini kendisi belirlemeyen, kaynak yaratamayan, kadro yaratmayan, kendi içinde dinamik program, bölüm, araştırma merkezi açamayan bir üniversitenin özerkliğinden bahsetmek kolay değildir. Kurumların özerkliği her nedense iktidarlar tarafından pek benimsenmemiştir. Özerklik kurumların bağımsız bir biçimde kendileri hakkında serbestçe karar verebilmeleridir. Doğal olarak özerklik talebi eden kurumun seçimini özgürce yapabilmesi için siyaset üstü bir anlayışla bilinçli ve istekli olması gerekir.


Ancak üniversiteler maalesef 12 Eylül döneminde özerkliği benimsemediklerini belirtmişlerdir. 24 Ekim 2005 tarihli Kanal 7 TV ekranında 12 Eylül sonrası dönemin paşası Sayın Kenan Evren, yine o dönemin üniversite rektörlerini toplamış ayakta el pençe divan tutuyor ve rektörlere “herkes özerklik isterse bu iş olmaz. Devlet, ne kadar mühendise, ne kadar doktora ihtiyaç var, onu hesaplar” diyor. Sayın İhsan Doğramacı beyefendi de aynen diyor ki “Paşam ben ve arkadaşlarımın üniversitelerde özerklik diye bir talebimiz yoktur”. Maalesef planlı olarak tırmandırılarak kızıştırılan anarşik ortam ve ardından gelen darbe ve hazırlanan 2547 sayılı yasanın bugün yaratığı etki, o gün de bugün de henüz tam olarak görülemedi. Görebilecek insanları da, ilk günden üniversiteden 1402’lik diye uzaklaştırdılar. Aradan geçen 24 yıl içinde üniversiteler halen özerklik talebinde bulunmamışlardır. Toplumun önemli bir kesimi başta öğretilmişler bütün olup bitenleri ve bugün yaşanan bir çok sorunu içselleştirmiştir. İşin ilginç yanı çoğu üniversite mensubu da özerkliği yalnızca üniversitelerde seçim yapmak olarak biliyor.


Özerklik sorunu; YÖK’ün üst yönetim olarak diğer organlara karşı özerkliğinden çok, her bir birimin özerk çalışabilmesi anlamına gelmeli ki, YÖK de bu güne kadar akademik özgürlükleri ve üniversitelerin özerkliğini savunmadı. Bu durum işin belki de en acı yanını oluşturuyor.


ÜNİVERSİTELER EVRENSELLEŞEMEDİ


Ülkemiz üniversiteleri maalesef evrensel boyutta üniversite olamadılar. Son yıllarda Cumhurbaşkanının üniversiteler konusundaki duyarlılığı, YÖK başkanının üniversitelilik bilinci, YÖK üyelerinin niteliği, üniversiteleri ve üniversite yönetimini iyi bilen çok sayıda üniversite rektörünün çabalarına rağmen YÖK’ün merkezi yapılanması ve hiyerarşik yetkiler nedeniyle üniversiteler istenilen noktada değildirler. Ne yazık ki, üniversitelerin temel zihniyeti değişmedi.


Üniversitelerimizin bir kısmı temel bilim politikası oluşturmak, hedef koymak, nitelikli öğrenci ve bilim insanı yetiştirmek yerine, küçük ölçekte devletin hamisine büründüler. Bir kısmı bir takım küçük belediyecilik işleri ile iş yaptığını sandılar. Üniversiteler asıl görevi olan bilimsel araştırma yapma görevini istenildiği gibi yapamadı. Maalesef halen temel metodolojiyi bilmeyen çok sayıda insan üniversitelerde. Bu koşullarda ne doğru dürüst bilim yapılabilir ne de demokratik özgür ortam yaratabilirsiniz. Eğer bir değişiklik yapılacaksa, önce buradan başlanmalıdır. Tek tek bireyler kendilerini geliştirebilirler, ancak bu kaideleri bozmaz. Temel felsefenin üniversitelerde işletilmesi gerekir.


Bugün üniversite öğretim üyelerinin ancak %10’u yayın yapabilmekte, diğer %90 ise yayın yapmamaktadır. Yapılan yayınlar ise daha çok akademik aşamaya yönelik olmuştur. Üniversiteler dünyadaki bilimsel makale sıralamasında 1990’lü yıllardaki 44 sıralamadan, bugün 21 sıraya kadar ilerlemesi önemli bir başarı, ancak bilgi ve bilimi teknolojiye dönüştürebilmek halen mümkün olmamıştır. Bilimsel makale sayılarının artması yanında niteliksel bir gelişme gösteremediler. Son günlerde sık sık neden üniversitelerimiz ilk 500 sıralamasında değil sorusunun cevabı üniversite kültürü ve geleneğinin zedelenmesinde kaynaklanmaktadır. Üniversite kültürü bir günde oluşmamaktadır. Batılı üniversitelerin bin yılda sağladığını bizim 80 yılda sağlamamız beklenilmemelidir. Ayrıca yaşadığımız olağan üstü YÖK yasaları ile yerle bir edilen üniversite geleneklerin yeniden yaratılması onlarca yılda zor düzeltilir gibi geliyor. Maalesef bugün üniversitelerde üniversitelik bilinci yerine okul bilinci yerleşmiş, verimsizlik ve miskinlik hakim duruma gelmiştir. 


Bugün yapılan bütün anketler öğretim üyesi niteliğinin gerçekten sorgulanır nitelikte olduğu görülmektedir. Bilinçli olarak yaratıldığını düşündüğüm bu sorunun faturası bugünkü üniversitelere sorulmaktadır. Bu sorgulama dünü de içine alarak yapılmalıdır.


ÜNİVERSİTE KÜLTÜRÜ ZEDELENDİ


O dönemde YÖK, öncelikle ülkemizde yeni yeni oluşmaya çalışılan cılız üniversite kültürünü ciddi şekilde zedelemiştir. Üniversiteler, meslek yüksek okulların ve öğretmen okulları ile birleştirilerek ders veren birer okul durumuna getirilmiştir.


Üniversitelerin sınırlı sayıdaki nitelikli öğretim üyesi sisteme aykırı diye üniversite dışına itilmişlerdir. Üniversitelerin dinamosu olan ve her dönemde dinamik, çağcıl ve her yönü ile farklı olması gereken bilim insanlarını kurumlarında istememek kadar ağır bir yanlış, hangi akılla yapıldı? Anlamakta zorluk çekmekteyim.


Kaynak yetersizliği ve öğretim üyelerinin maaşlarının yetersizliği nedeniyle üniversite öğretim üyelerinin ikinci iş, yarı zamanlı ve ek ders peşinde koşturulması tuzakları ile bilim adamı kimliği zedelenmiştir. Üniversiteler döner sermaye para kazandırmaya ve bunun üzerinden kendilerine ek gelir elde etmeye çalışmaktadır. Araştırma görevlilerinin maaşı açlık sınırının çok altında olduğu, profesörün yoksulluk sınırında maaş aldığı bir ortamda çok da fazla bir şey beklememek gerekir.


ÜNİVERSİTELER YÖNETİLEMEDİ


YÖK yasası ile birlikte üniversitelerin bilim kültürü yanında akademik gelenekleri de ortadan kaldırıldı. Üniversitelerin kendi yönetim organlarını kendileri belirleme yetkileri elinden alındı. Başlangıçta bütün yöneticiler atama ile işbaşına getirildi. Sonra eğilim yoklaması ile yöneticiler belirlenmeye çalışıldı. Ancak üniversitelerin belirlediği kişiler YÖK tarafından benimsenmezler ise yine hiçbir kural ve ölçüte bağlı olmaksızın atama yoluna gidildi.


YÖK yasasının rektörlere verdiği hiyerarşik yapılanma ve tek yetkili konumu maalesef ülkemiz eğitim sitemini ileriye taşıyamadığı gibi kendi içinde bir çok sorun yaşanmıştır. YÖK yasası ile üniversitelerde başlayan maddi ve manevi baskı sonucu üniversitelerin önemli bir kısmında verimsizlik yaratmış ve bütün bunlar üniversitelerin bugünkü durumunu yaratmıştır. Üniversitelerde rektör merkezli kadrolaşmanın yapılması; ne yazık ki eleştirel yapılı, aydın kafalı bilim insanı yerine “itaat kültürünü” benimsemiş ve kendisinden istenilenleri yapan akademik kuşakların oluşmasına neden olmuştur. Bu süreç ile birlikte bilim adamı seçimi için var olan evrensel nitelikteki ilkeler sulandırılmış, ölçütleri ve ihtiyaçlar dikkate alınmadan çok sayıda insan üniversitelere alınmış ve akademik unvanlar verilmiştir. Yaratılan bu düşük profilli öğretim üyesi yapısı ile hiçbir ölçü dikkate alınmadan muhtarlık seçimi gibi üniversite üst yönetimi için aday belirlenmeye çalışıldı. Belirlenen adayların üst yönetime atanması yine YÖK’ün sübjektif ölçütlere göre yapılmaktadır. 


Atanan rektörlerin bir kısmı üniversiteleri ortak akıl ile yönetmek yerine yasanın kendilerine verdiği yetkiye dayanarak tak başlarına karar verici olmuşlardır. Üniversite organlarının belirlenmesinde konuyu bilen liyakatli insanlarla çalışmak yerine daha kolay yönetilebilir insanlarla çalışma tercih edilmiştir. Çoğu üniversitede kurullar ve danışmanlık mekanizması çalıştırılmamış veya var olanlarda sembolik niteliğe büründürülmüştür. Bugün ülkemiz üniversitelerin; akıllı, cesur, dürüst ve doğru ile yanlışı ayırt edebilen ve bunun karşısında her kim olursa olsun gerçeği ve doğruyu dile getirebilen insanlara ihtiyacı var.


Bütün bu süreçler üniversitelerde tartışmalar, çekişmeler ve zaman zaman da istenmeyen durumlara neden olmuştur.


ÇÖZÜM


Hepimiz YÖK’ün 24 yıllık süreç sonunda geldiği noktayı benimsemiyoruz. 2547 sayılı YÖK yasanın kurulduğu günden bu yana üniversitelilik bilincine sahip çok sayıda bilim insanı ülkemiz yükseköğretimi ve bilimini bu yasa ile ileri taşınamayacağını vurgulanmışlardı. 24 yıl içerisinde YÖK 4 başkan tarafından yönetilmiştir. Her başkanının üniversiteye bakış açısı, bulundukları döneme etki etmekle beraber bugünkü YÖK ile kuruluş tarihindeki YÖK aynı olmadığı da bir gerçek. Bolonya deklarasyonu ile başlayan ve artan stratejik araştırma ve kaliteyi ölçme ve değerlendirme gibi konularda önemli değişiklikler yaşanmaktadır. Son birkaç yıldır YÖK’ün üniversitelerde akademik kaliteyi artırmaya dayalı önlemler arayışı, üniversitelerin tamamının akreditasyona hazırlanması, Bolonya sürecine dahil olarak Erasmus ve Sokrates programlarına katılması önemli gelişme ve aşamalardır. Ancak halen yasanın getirdiği merkezi yapılanma, rektörlerin aşırı yetkisi, gerek akademik özgürlüklerin sınırlı düzeyde kalması, gerekse öğrencilerin katılımın yollarının hala kapalı olması üniversitelerin verimliliğini ciddi olarak engellemektedir.


Bugün üniversitelerin sorunu Türkiye’nin sorunudur. Son on yıldır dünyada yüksek öğretim sitemlerinde önemli değişmeler olmaktadır. Her şeye rağmen, ülkemiz bütün bu zorlukların üstesinde gelecek güçte genç insan potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin üniversitelerde her yönü ile iyi yetiştirilerek hayata hazırlanmaları gerekir. Ancak bugün üniversitelerimiz hem YÖK yasası ve yapılanması, hem de hükümet ve diğer devlet organlarının yaklaşımı altında her yönü ile (idari, maddi ve bilimsel özerklik yönünden) sıkıştırılmış durumda olup; çoğu kez rektörlerin anlayışına terk edilmiş durumdadır. Üniversitelerin temel çelişkilerini derinden sorgulayarak ülkemizde bilim yapabilmesi ve bilim kültürünün yerleşik duruma getirilmesi için öncelikle kendilerini masaya yatırmaları gerekir. Bunun birinci basamağı, üniversitenin kendi anlayış ve reformunu kendisinin biçimlendirecek duruma gelmesi olacaktır. Hükümetin veya başka bir gücün yükseköğretimi düzeltmeye kalkışması hiçbir sorunu çözemeyecektir. Zaten bugün yaşadığımız sorunun temelinde, yüksek öğretim yasalarının hep dışarıdan zorlama ile yapılmasından kaynaklanıyor.


Ülkemizin zaman kaybetmeden bir an önce eğitim ve bilim politikasını siyaset üstü yaklaşımla masaya yatırması gerekir. Üniversitelerin hazırlayacakları yasanın kamuoyunda tartışmaya açılması ve zaman geçirilmeden siyaset üstü bir anlayışla gerçekleşmesi gerekir. Ancak zaman da hızla ayağımızın altından kaymaktadır.


Bildiğim kadarı ile başta Cumhurbaşkanı olmak üzere üst yönetimler, siyasiler ile YÖK başkanı dahil neredeyse bütün rektör ve üniversite hocaları artık bu yasa ile üniversitelerin yönetilemeyeceğini biliyorlar. Ancak bir güven eksikliğinin olduğunu da gizlemiyorlar. Korkunun ecele faydası yok. YÖK, kendi yasal değişiklik önerisini, bütün birimlerinin görüş ve katkılarını alarak kendisi hazırlayıp bir an önce kamuoyuna deklere etmelidir.


Üniversiteler ve kamuoyu tarafından tartışılarak ortak katkı ile oluşturulmayacak bir yeni yasa da, aslında eski mantığın bir devamı olmaktan kurtulamayacaktır. Herkes bilmelidir ki, zaten fazlasıyla zaman ve enerji kaybedilmiş olup, Türkiye’nin yeniden 20–30 yıl daha kaybetmeye tahammülü bulunmamaktadır.


_____________


* Prof. Dr. Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.