Zaman geçer

Boş şeylerle uğraşmaktan anlamlı işler yapmaya vakit bulamadılar. Zaman hızla geçiyor, diyorlardı, ve biz bakakalıyoruz. Oysa zaman o kadar hızlı akmaz. Zaman içimizdeki ben olma duygusundan başka bir şey değildir. Bazen de zamanın hiç geçmediğinden yakınıyorlar. En aklı başında bildiğimiz insanlar bile hızlı akan zamandan yakınırlar. Ovidius “Zaman kadar hızlı kaçan bir şey yoktur” diyordu. İnsanlar zamanı suçlaya suçlaya kendilerini harcadılar. Bu yüzden şiire emek verme fırsatı bulamadan şair oldular. Sinemanın ne olduğunu anlamaya çalışmadan filmler çevirdiler. Kötü kötü romanlar yazdılar. Onlara göre iyiydi. Sonunda öyle yaptılar böyle yaptılar zamanı para olarak gördüler. B. Franklin “Zaman paradır” deyip çıkmadı mı? Zaman insanın insanlığını gerçekleştirebilmek için kendinde bulduğu bir olanaklar dizisiydi oysa.

Çarşılarda ölen zamanlar vardı: “Bir de şu karşıdaki dükkana bakalım, belki bu ceketin kırmızısını orada bulabiliriz.” Mutfaklarda ölen zamanlar vardı: “Soğanı baştan şöyle kavurur gibi yapacaksın, çok beklemeden eti ekleyiver.” Meyhanede geçen zamanlar vardı: “Ben var ya ben Kasım enişte, ben ne talihsiz bir insanım sen bunu biliyor musun?” Tembelhane biçiminde düzenlenmiş okullarda geçen zamanlar vardı: “Sen ödevini yapabildin mi? Ben aceleyle bir şeyler yazdım ama doğru dürüst bir şey olmadı.” Siyasette geçen zamanlar vardı: “Onlar bu işi ele almadan biz erken davranıp bastırıverelim. Siz bir şey yapabildiniz mi diye sorarlarsa hiçbir şey yapmadık diyelim. Onlar toplansın, biz onlardan sonra toplanalım.” Dinlenmeye ayrılmış zamanlar vardı: “Vallahi Selami, kesin karar verdim, bu yıl yazlıkta elime kağıt da kalem de defter de almayacağım. Nah, yaz şuraya!” Kuralcılıkta geçen zamanlar vardı: “Önce kitapları bir güzel düzene koymadan çalışmaya geçmeyeceğim. Tam beş yıldır bu kitaplığımı düzenleme işine niyetlendim ama gel gör ki…” Yalan yanlış aşklarda geçen zamanlar vardı: “Ben üç yıl boşuna bu ipsizin peşinde koştum şekerim, o üç yılda hiçbir iş yapmadım dersem yeridir. Sonra adam gitti o şırfıntıyla evlendi. Ben de iki yıl kendime gelemedim.” Televizyon karşısında geçen zamanlar vardı: “Dur bakalım Yılmaz abi şimdi hangisini haşlayacak!” Yöneticilikte geçen zamanlar vardı: “Bu yöneticilik çok verimsiz bir iş kardeşim. O geldi o gitti derken bir de bakıyorum akşam oluvermiş.” Arkadaşla geçen zamanlar vardı: “Önce Ayten’lere gidelim, orada sabah kahvemizi içeriz, sonra Ayten’i de alıp Taksim parkında çay içeriz. Sağa sola bakarak akşamı ederiz. Akşam olunca da tiyatroya gideriz.”

Bu çerçevede insanlar birbirlerinin yetersizliklerine alışırlar. Böylesi bir akışta verimsizlik kaçınılmaz olur: ne büyük tiyatro oyunları bekleyebilirsiniz ne büyük şiirler bekleyebilirsiniz ne de bu düzeyde bir şey bekleyebilirsiniz birilerinden. Az emekle çok şey elde etmek, ünler ve unvanlar kazanmak, zenginliklere konmak bu koşullarda kolaylaşır. Herkes birbirinin zayıflığını bildiği için kimse kimsenin kusuruna bakmaz. “Aman canım, daha ne olsun yani, yapmışsın işte. Sen buna bir de giriş yazısı yaz, dumanı doğru çıksın diye, yeter. Hani bunun girişi demesinler. Olmuş canım daha ne olsun!” Zayıflar dayanışması yaşamın bir güvencesidir. Herkes Dostoyevski olacak, herkes Shakespeare olacak, herkes Flaubert olacak dersek çok bekleriz. Zaten yaşamı o kadar zorlamak doğru mu? Hiç yaşamadan, bir hırs uğruna, kendini ortadan silercesine çaba göstereceksin, neden? Değer mi şu ölümlü dünyada? “İnan bana Naciye, şu polisiye romanlardan aldığım tadı senin o büyük yazarlarından alamıyorum. Karamazof kardeşler mi? Bitirene kadar canım çıktı, şuradan şuraya iki adım atamayayım eğer yalanım varsa. Hele o Alyoşa mı nedir, o adam ne aptal şey öyle! Bunların büyük diye adı çıkmış sevgilim.”

Ya yaşama gerçek anlamda emek verenleri, insanla ilgili bir takım gizleri ortaya çıkarabilmek için didinip duranları ne yapacağız? Bir roman için beş ya da on yılını verenleri, bir resmi değerli kılabilmek için geceyi gündüze katanları, biraz daha bir şey öğrenebilmek için kitapların dünyasına kapanıp kalanları, bir fikir üretebilmek için canını dişine takanları ne yapacağız? Onları kolaydan da kolay yollardan gelip başköşelere oturmuşlarla, alavere dalavere bir yerleri ele geçirmişlerle, hak etmedikleri bir koltuğa yılan gibi çöreklenmişlerle bir mi tutacağız? Bir mucize yaratırcasına basamakları üçer beşer atlayarak tepelere varmışlarla, anasının ipliğini satmışlarla, ancak aptalları sevindirecek ucuz buluşlarla süslenmiş şiir olmayan şiirlerini sayısız ödüller eşliğinde pazarlayıp geri kalmış kızları kendilerine hayran bırakan şair bozuntularıyla bir mi tutacağız? Hayır, elbette bir tutmayacağız. Onlar çalışkan olabilirler ama bizleri dinlemeden başlarından büyük işlere kalktıkları için cezalıdırlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − 5 =