Zehra Özkan ile ‘annelik’ üzerine…

PAYLAŞ

önem veren annelerden biri. Kendisiyle, kadının hayatında büyük değişikliklere yol açan ve önemli sorumluluklar yükleyen “anne”liğin zorluklarına ve değerinin anlaşılmamasına dair  sohbet ettik.


Sohbetimiz bizi, annelikten kaynaklanan kadının toplumsal bir varlık olarak gelişiminde önüne çıkan  sınırlamalara,  yalnızlıklara ve İngiltere’de yaşıyor olmamızdan ötürü, iki kültürlü toplumda çocuk yetiştirmenin zorluklarına kadar götürdü.


– Zehra Hanım, çocuklarınızın eğitimine önem veren   annelerden biri olduğunuzu biliyorum. Dilerseniz sohbetimize, kıymeti ve emeği göz ardı edilen ‘anne’liğin zorluklarından  başlayalım.  Kaç çocuğunuz var, kaç yaşındalar?
–   Üç çocuğum var. İkizler dokuz yaşındalar. Kızım ise 15 yaşında.


– Çocuklarınızın eğitimi ve sanatsal yönelimlerinden biraz bahsedebilir misiniz?
– Tolga ve Doğuş dördüncü sınıfa gidiyorlar. Özge Helin ise onuncu sınıfa devam ediyor.  Her üçü de gitar dersine gidiyor, Tolga ayrıca saz dersi de alıyor. Onun dışında müzelere, sinemaya, yüzmeye, karateye, futbol maçlarına ve atçılığa götürüyoruz. Ayrıca Fransızca ve İspanyolca da öğreniyorlar.


– Atçılık  çevremizde pek rağbet edilen bir spor değil…
– Suzan hanım, ben köyde büyüdüm. Hayvanlar bizim yaşantımızın birer parçasıydılar. Çocukken bir atımız olsun isterdim. Ama olmadı. Biraz tesadüf , biraz da at sevgimden kaynaklandı.


– Oldukça yoğun bir temponuz var. Zor olmuyor mu?
– Tabii ki çok zor. Ama çocuklarımı çok seviyorum. Onların ilerde bizim yaşadığımız sıkıntıları yaşamamaları için gerekli ortamı hazırlamaya çalışıyoruz. Bunu düşününce yorgunluğum mutluluğa dönüşüyor.


ANNELİK KADININ GELİŞİMİNİ ENGELLİYOR MU?


– Çocukları için sağlıklı, mutlu ve iyi bir gelecek kurgulamak istemi içinde olan bir annenin, kendi öznel gelişiminden ödünler vermek zorunda olduğunu biliyoruz.  Çocuklarınızın bu uğraşları ile sizlerin koşuşturması ve diğer olağan ‘ev işleri’ ne kadar zamanınızı alıyor?
– Bütün günümü alıyor. Kendime zaman ayıramıyorum. Ama şikayetçi değilim. Daha önce de söylediğim gibi geleceklerini düşünecek olduğumda bütün yorgunluğum gidiyor. Ama yine de İngilizce kursuna gidebiliyorum.


– Anneliğin, sizin öznel gelişiminize verdiği kayıplar neler oldu?
– Küçüklüğümden beri tarihe hep ilgi duydum. Tarihe dair bir eğitim almak isterdim doğrusu.


– Çocukların dışında kendiniz için okumaya, sinema, tiyatro ve konsere gitmeye zaman bulabiliyor musunuz? 
– Pek yalnız gidemiyorum. Yaptığımız bütün aktiviteler hep birlikte oluyor. Çocuklarımla o kadar bütünleştim ki, onlarsız gittiğim yerlerde bir eksiklik hissediyorum. Gözlerim dalar, her gördüğüm güzel şeyleri, çocuklarım da görsün isterim.


– Peki gazete, kitap okumaya vakit ayırabiliyor musunuz?
– Onları ihmal etmiyorum.


– Neler okuyorsunuz?
– Farklı tarzlarda kitaplar okuyorum. Örnek verecek olursak Ayşe Kulin’den ‘Adım Aylin’, Üstün Dökmen’den ‘Küçük şeyler’ gibi.


– Sizi dinlendirebilecek, eğlendirebilecek veya küçük ürünlerle de olsa  toplum içerisinde heyecanlandırabilecek, özel bir hobi ya da  uğraşa zaman ayırabiliyor musunuz?
–  Öyle bir imkanım olmadı. Elbette birşeyler üretebilmek isterdim ama bu koşuşturmalar içinde pek zaman kalmıyor.



Helin Özkan


ANNELİK ZOR ZENAAT…


– Annelik, gerek toplum içinde ve gerekse ailesel ölçekte ekonomik bir getirisi olmadığı için, içi boşaltılmış ‘kutsamalar’ dışında gerçek hakkı teslim edilmiyor, sizce de öyle mi?
– Evet. Annelerin emeği pek görülmüyor. Anneliği yürekte hissetmek lazım. Eğer bu samimi olarak hissedilirse değeri de kendiliğinden ortaya çıkar. Ülkemizde, sobadan çıkan gazdan zehirlenip ölen anne babanın üst katta yaşayan oğlu, anne-babasının cesedini beş gün sonra  buluyor. O kadar emeklerle büyütülüyor ama bizzat kendi çocukları bile bu emeği gözardı edebiliyor. İnsanın içi acıyor!


– Üzüntü verici bir durum! Genelde babalar dışarıda ekonomik gelir elde ettikleri için eve döndüklerinde mesaileri bitmiş oluyor. Hatta evin ruh hali, babanın rahatsız edilmemesine göre ayarlanıyor!
– Evet çoğunlukla öyle. Ama ben bu konuda şanslıyım galiba. Biz evdeki sorumlulukları birbirimizi ezmeden, üzmeden paylaştık. Biliyorsunuz bu sorumluluklar paylaşılmadığı için aileler dağılıyor.


– Kadınların dışarda ekonomik getirisi olmayan bir işte çalışmayışları; onların bir anne olarak yaptığı işlerin se bir iş olarak görülmemesi, onlarda bir güven eksikliğine ve erkeğe bağımlı bir konumda kalmasına neden olmuyor mu?
– Elbette ki oluyor. Koşullar bazen çalışmaya elvermiyor. Çocukların sorumlulukları buna izin vermiyor. Ama ben kendi adıma çocukların eğitimlerini yoluna soktuktan sonra çalışmayı düşünüyorum.  Çalışan insanın kendine güveni artar, daha verimli olur. Mutluluğu da artar. Evde kalan kadın bir noktadan sonra yaptığı ev işlerini tekrarlamaktan bıkkınlık duyuyor. Bu da verimini düşürüyor. Halbuki çalışınca başka insanlarla tanışıp, farklı fikirleri tartışabiliyorsunuz. Bu da hem kendinizin gelişimine, hem de çocuklarınızın gelişimine katkı sağlayabilir.


KADINLAR DA KENDİLERİNE YAPILAN AYRIMCILIĞIN BİR PARÇASI MI?


–  Anneliğin, kadınların gelişiminde ciddi bir engel olduğu açıkça görülüyor. Diğer etkenler neler olabilir?
–  Bu konuda bence kadınların da suçu var. Kadınlar da, kadınları ikinci planda tutuyor. Aslında erkekler kadınlara daha fazla değer veriyorlar. Bu belki herkes için geçerli olmayabilir. Ama benim gördüğüm kadarıyla böyle. Örneğin ailece bir akrabanıza, arkadaşınıza gidecek olduğunuzda, otomotik olarak erkek baş köşeye oturtuluyor. Ve ona özel hizmet veriliyor. Biz kadınlar kendi değerimizin farkında olmadığımız için erkeklere özel bir davranış sergiliyoruz.


– Geleneklerin etkisi olabilir mi?
– Olabilir. Ama diğer yönden de bizzat kadınlar bu ayırımı yapıyorlar.


– Sizce neden?
– Erkeğin kazancı ve emeği biliniyor. Fakat bizlerin yaptığı işlerin maddi geliri olmadığı düşünüldüğü için emeğimiz net anlaşılamıyor. Ayrıca biz kadınlar, kendi harcadığımız emeğin farkında değiliz. Bu bizlerin eksikliği.


İKİ KÜLTÜR ARASINDA


–  Ayrıca başka bir ülkede, başka bir kültürde yaşamanın zorlukları da var. Kaç yıldır yurt dışında yaşıyorsunuz  ve siz bu iki kültürlülüğü çocuklarınıza aktarırken ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
– 14 yıldır Londra’da yaşıyorum. Biz Sivas’ta küçük bir köyde zor koşullarda büyüdük. Ama dürüstlük, sevgi, saygı vardı. Burada insanın kendini geliştirmesi için çok imkan var. Biz de eşimle birlikte çocuklarımıza kendi yapamadığımız şeyleri, çocuklarımıza yapmaya çalışıyoruz. Tabii farklı bir kültürdeyiz. Bu farklılıkları çocuklarımıza göstermek için zaman zaman kent merkezindeki tarihi yerlere ve sanatsal etkinlikleri izlemeye götürüyoruz. Yaşadıkları ülkenin farkına varsınlar diye. Ben dil olarak az da olsa kendimi ifade edebiliyorum.. Tabii ki daha iyi olsun isterdim.. Ama koşullarım elvermedi. Hala İngilizce kursuna gidiyorum. Çocukların İngilizce öğrenmeleri çok önemli eğitimleri için. Ama kendi dillerini ve kültürlerini de öğrenmeleri gerekiyor. Burada yaşamak kolay değil. Okulda aldıkları eğitim daha bencil, paylaşımsız. Biz evde ise bunun tam tersi bir çaba içerisindeyiz. Bu iki farklılık arasında bocalıyorlar. Ayrıca Türkiye’de olsalar rahat rahat sokağa çıkıp gece yarılarına kadar oynayabilirler. Ama burada içimizde hep bir güvensizlik var. Dört duvar arasında büyütmek zorunda kalıyoruz. Biliyorsunuz sokaklarda uyuşturucu var, çeteleşme var. Onları bu olumsuzluklardan uzak tutmak için farklı alanlarda eğitime götürüyoruz.


–  Bu konularda toplum merkezlerimizin bilgilendirici ya da yönlendirici  yardımları, katkıları var mı? Varsa siz yararlanabildiniz mi?
–  Var mı, bilmiyorum. Ama böyle bir hizmetleri olursa iyi olur. Çok sıkıntılar yaşayan aileler var.



Tolga Özkan


– Bu sıkıntıları biraz açabilir misiniz?
– Zaman zaman bu konularda sıkıntılar yaşayan insanlarla karşılaşıyorum. Bazılarının çaresizlik içinde, cinnet boyutuna geldiğini görüyorum. Özellikle çalışan annelerin işi daha zor. Çocuklarını yeterli derece de kontrol edemiyorlar. Bir taraftan mesleğine devam edememenin sıkıntısı, diğer yandan çocuklarına verimli anne olamamanın sıkıntısını birlikte yaşıyorlar. Bu konulara derneklerin duyarlı olmaları ve çocuklarıyla problem yaşayan ailelere yardımcı olmaları gerekiyor.


– Kendisini iki kültürün de parçası hissetmeyen  genç bir kesim de var. Sıkıntılarını paylaşabilecekleri, ailesel destekten ve kurumsal desteklerden yoksunlar.  Zamanla kızgınlıklarını ya uyuşturucuyla ya da çetelerde gidermeye yöneliyorlar. Sanıyorum annelerin-babaların burada yaşadığı en büyük korku bu…
– Bu çok önemli bir konu, insan yetiştiriyoruz. Biz ne kadar iyi yetiştirmeye çalışsak ta, dışarda bir başka dünya var. Annelerin işi çok zor. Geçenlerde şöyle bir şey okudum; ‘ Bir yıllık varlık istersen buğday, on yıllık varlık istersen ağaç ve yüzyıllık varlık istersen insan yetiştir’.


– Tam da bu noktada başarılı bir anne olarak, diğer annelere neler söylemek istersiniz?
– Bu çok geniş ve cevabı zor olan bir soru. Ben en azından kendi deneyimlerimden bahsedebilirim. Hangi okula gittikleri, hangi arkadaşlarla arkadaşlık ettiklerini bilmek lazım. Ayrıca onları başka aktivitelere de götürmek lazım. Onları anlamaya çalışmak, yapamadığı şeyler içinde aşağılamak yerine, aksine cesaretlendirmek lazım. Benim oğullarım, çok hareketliler. Zaman zaman bu hareketliliklerinden dolayı çevremizde yalnış değerlendirildiklerini görüyorum. Onları dinlemek anlamak gerekli. Biz bütün annelerin çocuklarını sevdiklerine inanıyorum. Fakat kültürümüzden kaynaklanan; aslında çocuklarımızı çok sevmememize karşın bu sevgiyi gösterememe durumumuz var. Biz dokuz kardeştik, annemiz bize bir tokat dahil  hiç bir şiddet kullanmadı. Bakışlarıyla, sözleriyle ne yapmamız gerektiğini söylerdi. Herşeyin başı sevgi ve bu sevgiyi gösterebilmek.


– (Bu ara, sohbetimiz esnasında çocuklarla ilgilenen Zehra Hanımın eşi Yusuf Özkan’a bir soru yöneltiyoruz) Bu erkek egemen sistem sorununun, bence ‘kadın sorunu’ olarak yanlış adlandırılması; erkekleri, çözümün bir parçası olmaktan uzaklaştırıyor. Bu durumu bir erkek olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yusuf Özkan – Bu toplumsal bir sorun. Kadın erkek her iki cinsiyetinde sorunu. Çözüme gelince aslında farkında olmayarak erkeklere bazı konularda gereğinden fazla özgürlükler tanıyoruz. Bu özgürlükleri de maalesef erkekler yalnış şekilde değerlendirebiliyorlar. Bu süreç devam ettikçe, kadınlar haklı mücadelesine devam ederlerse hakkettikleri hakları elde edeceklerine inanıyorum. Hiç bir kesimin diğeri üzerinde üstünlük hakkı olamaz. Benim düşüncem, dünyayı yönetme noktasında kritik noktalarda aktif görev alan, çok başarılı dünyayı yönetecek yeterlilikte kadınlarımız var. Hepimize düşen kadın-erkek bu durumu kabullenip doğru değerlendirip birlikte hareket etmek.


–  Katkınız için teşekkür ederim.
– Her ne kadar erkekler eşitliği savunsalar da, belli bir noktaya gelen başarılı bir kadın, kazara bir hata yapacak olurlarsa ‘kadındır ancak bu kadarını yapar’ diye eleştirilebiliyorlar.


–  Çok teşekkür ediyorum. Eklemek istediğiniz herhangi bir şey var mı?
– Ben teşekkür ederim. Dünya Kadınlar gününü kutluyor. Bütün kadınların emeklerinin hakkını aldıkları bir dünya diliyorum.


FOTOĞRAF: Suzan Beyazıt ve  Zehra Özkan

CEVAP VER