Özgürlüğümüz kısıtlanmasın

Eskiden bir başka kente ya da İstanbul içinde bir yerlere çağırıldığım zaman pek de tedirgin olmazdım. Doğrusu, ne yalan söyleyeyim,  hiçbir çağrıyı sevinçle karşılamış değilim. Ama eskiden görev yapma duygusu ağır basardı, yorgunlukları göze alır yollara düşerdim.

Yalnızca yorgunlukları mı? Sayısız densizlikleri de. Örneğin birinde kendini şair sanan bir zavallı bana “Kendinizi şair sayıyor musunuz?” demişti de onun adına çok ama çok üzülmüştüm, birilerinin adama aşağılayıcı bakışlarla baktığını görünce daha da üzülmüştüm. Neler neler… Pek güzel şeylerle de karşılaşmışızdır. Okumaya, yazmaya, dünyayı bilmeye, insanı anlamaya çalışan her yaştan ve her cinsten çok efendi, çok ince, çok saygıdeğer insanlar da tanıdım. Gene de gitmekten çok dönmek güzeldir. Bir yerlerden evime döndüğümde duyduğum sevinci size nasıl anlatayım?

Şu soru kafamı her zaman kurcaladı: gidip bir yerlerde konuşmalar yapmamız gerçekten yararlı oluyor mu, insanlar birini dinlemekten  çok oturup kitap okusalar daha doğru olmaz mı? Ünlü kişiler olsak tamam, ne konuşacağı önemli değil, gidip şu adamı bir yakından göreyim diyebilir insan. Televizyonda görünmeyiz, satışlı gazetelerde yazı yazmayız, kitaplarımız çeşitli nedenlerle az kişiye ulaşır, sinema ya da tiyatro oyuncusu değiliz, futbolcu değiliz, şarkıcı değiliz, manken değiliz, bazı dostlarımız gibi dansöz değiliz, bir şey değiliz. O durumda yalnızca sözlerimiz için, söyleyeceklerimiz için izlenmek gibi bir durumumuz var. Bir kırk beş dakikada ne kadar konuşuruz ki. Bir kitabımızı alsalar, şöyle yorgun bir günün sonunda ayaklarını uzatarak ve çekirdek çıtlayarak onun sayfaları arasında gezinseler çok daha verimli bir iş yapmış olmazlar mı? Kitap okurken sözü kaçırmak diye bir sorun olmadığı gibi konuşan açısından bir şeyleri eksik söylemek gibi bir sıkıntı da yoktur. Bir cümleyi anlamadınızsa dönün bir daha, bir daha okuyun.

Şimdilerde değil bir yere çağırılmak bir dergi için yazı istediklerinde bile özgürlüğümün kısıtlandığını duyuyorum. Yazıyı istediğim için yazmalıyım, biri ya da birileri istedi diye değil. İnsanlar o kadar rahat ki. “Sen dergiyi beklemeden öbür yazıyı da gönder” gibilerinden kendini bilmezlikler de hiç eksik olmuyor. Eskiden kolay kolay hayır diyemezdim, şimdi diyebiliyorum. Bir yerlere çağırdıklarında da hayır diyebiliyorum. Ama neden eskisi gibi değilim, neden şimdi benden bir şey istediklerinde düpedüz birileri özgürlüğümü kısıtlıyormuş gibi duyuyorum? Bunun başlıca nedeni artık dinlenmeyi hak ettim duygusudur. Yapabildiklerimi yaptım, bir şeyleri yapamadıysam engellendiğim içindir, engellemeselerdi onları da yapardım. Her zaman söylerim ya, bana genç felsefe adamları yetiştirebilmem için olanaklar verebilirlerdi, vermediler. Onların bileceği iş. Demek ki böylesi gerekiyordu. Ama şimdi artık beni zaman zaman şuraya buraya ders vermeye çağırmaları siz ne derseniz deyin kanıma dokunuyor. Artık bundan böyle bu işi kendi adamlarınızdan isteyeceksiniz, sizin gibi düşünüp dünyayı sizin gözlerinizle görenlerden isteyeceksiniz. Zaten onlar bu adam yetiştirme işini yıllardır canla başla sürdürüyorlar. Dolayısıyla bana artık emekliliğimi enine boyuna yaşamak kalıyor.

Kim ne derse desin, artık birileri beni kayıt altına alamayacak. Bir yere gittiğim yok, buradayım. Ya evimdeyim ya çarşıdayım. Yürüyüşe çıkmış ya da kitap bakmaya gitmiş olabilirim. Özel olarak telefonu açmamak gibi bir huyum yoktur, telefonu açmadıysam uykuya yatmışımdır ya da dolma dolduruyorumdur, yani ellerim yağlıdır. Cep telefonun her zaman kapalı diyorlar. O garip alete bir türlü alışamadım, ya açık unutuyorum ya kapalı unutuyorum. Zaten evdeysem ne diye cepten arayacaksınız. Demek ki bundan böyle benim için özgür olmanın anlamı değişti, artık özgür olabilmem için kendimi özerk duyabilmem gerekiyor. Anlaşıldı sen bundan böyle yaralı parmağa su dökmek istemiyorsun diyebilir ve böyle diyerek beni üzebilirsiniz. Bugüne kadar benden yardım istemiş olan tek bir kişiyi bile geri çevirmiş değilim, aklımın erdiği konularda her zaman tanıdık tanımadık herkese yardıma hazırım. Tüm tanıdıklara ve tanımadıklara kapım açıktır. Zaten tüm okurlarımız bizim tanıdığımızdır hatta dostumuzdur. Kim ne derse desin, ben bundan sonra ölümüme kadar kendi isteğime göre yaşayacağım. Bu güzel bir sonbahar. Bakarsınız bu güzel sonbahar pastırma yazına bağlanır, kışa kadar uzayıverir, bakarsınız güneş döndüğü anda gök kararır ve…

Felsefe bize hiçbir şey öğretemediyse emaneti geri verirken gülümseyebilmeyi öğretti. Yaşamayı becerebilenler ölmeyi haydi haydi becerirler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.