Özyaşam hikayesi-anı…

anlatması kaygısından çok, siyasi, dinsel, kültürel , felsefi etik değerlerinin ölçüsünün ne olduğu daha bir önem taşıyor burada.

Bu tür yayınlara ilginin daha fazla olduğu çok belli, yoksa kitapçıların rafları anı kitaplarıyla dolmazdı. Okuyucuların yaşanmış olaylara ilgisi ortada. Bir de işin magazin ve dedikodu yanı var tabii. Hele anı yazarı, siyasi ve tanınan bir kimlikse belli çevrelerde daha bir ilgi topluyor.

Bir zamanlar bir televizyon sunucusu kadının yazdığı anı kitabı elime geçmişti. Yazar, kitapta, yaşamına giren erkeklerin, cinsel “becerilerini” anlatıyor. Kitap, bu erkeklerin birbiriyle kıyaslanmasıyla son buluyordu. Bu uç “olumsuz” gözüken durumda bile bir olumluluk var. Ataerkilliğin hakimiyet ve iktidar alanına, bir meydan okuma olarak düşünürsek. Neden olmasın?

Başkalarının özel yaşamlarına karşı duyulan merak, yaygın ve kışkırtıcı olmasa, bu kadar çok anı türü kitap basılmazdı. Bu duyulan merakta, özel yaşamın gizemliliğine duyulan ilgi kadar, özdeşleşme de söz konusu. “ Aaa ,aynı şey benim başımdan da geçmişti!”, cümlesinde olduğu gibi, bir başkasının gözü ve kulağı olmak, duygu ve düşünce ortaklığını paylaşmak, okuyucunun ilgisini cezbeden bir başka faktör. Bu durumda, doğrudan olmasa da anı yazarı ile, okuyucu arasında, çok özgün, karşılıklı bir iletişim söz konusu .

Emma Goldman’ın Hayatımı Yaşarken, adlı kitabını, bundan oniki yıl önce çevirmiştim. O günlerde yazılan türleriyle kıyaslandığında, samimi, dürüst, siyasi hasımlarını kayıracak kadar bir özen ve “objektiflik” taşıdığı söylenebilir.

Elli yıl öncesine kadar Batıda, anı yazma geleneği erkek yazarların domine ettiği bir alan. Bunlar da genellikle özel hayata dokunmayan, oldukça mesafeli, duygusuz bir uslupla kaleme alınmış, adeta siyasi parti tutanakları gibi çoğu, sıkıcı ve ruhsuz. Bu yüzden, Emma Goldman’ın otobiyografisi, her bakımdan, ciddi ve öncü bir çalışma,

Fakat yıllar sonra, Emma Goldman’ın biyografi yazarı, Candace Falk’ın yazdığı, Love and Anarchy’yi okuduğumda, Goldman’ın da tasarruflu olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Örneğin, yoldaşı, Alexander Berkman’a gösterdiği hoşgorü ve iyi niyetle, onbir yıllık sevgilisi , organizatörü, Ben Reitman’a gösterdiği anlayış ve iyimserlik arasında, dağlar kadar fark var.
Okuyanların da anımsayacağı gibi, Reitman, oldukca olumsuz, annesine bağımlı, anarşizmi kavrayamamış, uçkuru düşük bir adam olarak çıkar karşımıza. Bunların bir kısmı doğrudur da. Ama, bütünlüğüyle verildiğinde bu doğruların bir anlamı olabilir ancak.

Falk, Reitman ile Goldman’ın, birbirlerine yazdığı sayısız mektuba yer vermiş kitabında. Ayrıca, Reitman’ı doğrudan tanıyan insanlarla da görüşmüş. Bunlardan biri de kızı Medine. Medine Reitman’ın, babasıyla ilgili biyografi çalışması da yayımlandı.

Emma Goldaman, yaşadığı dönemin, biyografi yazarlarıyla birlikte ele alındığında, zamanının öncüsü diyebiliriz. Ama bu, onun “gerçeği” ve bütünü yansıttığını kanıtlamıyor. Elbette ki yasal nedenlerden dolayı birçok şeyi yazması mümkün değildi. Sırf yasal nedenler de olmayabilir. Anı yazarının, arkadaş ve dostlarıyla ilgili tüm mahremiyetini dökmesini kimse bekleyemez elbette ama, Berkman’a verdiği siyasi değerlerin, hiç değilse bir kısmını, Reitman hakediyordu. Hele hele o devirde, hiçbir politik çıkar ve mevki gözetmeden, Emma Goldman gibi güçlü, tanınmış, bir kişiliğin arkasında, ikincil sırada, mütavazice yer almak, her erkeğin kaldıracağı bir statü değildir. Ben Reitman, on yıl boyunca Goldman’ın, menejerliğini üstlenmiş, onunla Amerika’yı boydan boya turlamış, bu yüzden, Amerikalı bazı faşist-milliyetçilerden ölümüne dayak yemiştir. Ayrıca, doğum kontrolü kampanyasında yer almış, ama,yine de anarşist çevrelerden dışlanmıştır. O günlerde, bazı anarşist çevrelerin doğrudan ilgi odağı olmayan kesimlerin; evsizler, işsizler, berduşlar, orospular, geyler, lezbiyenler ve toplumdan dışlanan bu insanların çeşitli sorunlarıyla mücadele etmiş, özellikle de bu kesimin, bulaşıcı cinsel hastalıklarına yardımcı olmak amacıyla, bir kosultasyon bürosu açmış ve hiçbir karşılık beklemeden onlara gönüllü hizmetlerde bulunmuştur.

Muhafazakar Amerika’da, “under class”, olarak nitelenen bu insanlar için, sağlık evi ve hastaneler açılmasına öncelik etmiş, barınak sağlamıştır. İdeolojik ve teorik anarşizmi hiç benimsiyememiş, kendi içinden çıktıği , en alttaki ezilen, dışlanan sınıftan insanların, günlük yaşamlarında karşılaştığı problemlere adamıştır kendisini.

Sanırım anı yazmak en zor yazın türü olduğu gibi, yazarın kalemine yüklediği sorumluluk da çok büyük. Diğer edebiyat türlerinden farklı olarak ( roman ve şiir gibi) daha bir özen ve vicdani sorumluluk gerektiriyor. Bunun ölçüsü nedir, hangi moral ve etik değerler dikkate alınması gerekir, hiçbir sınırı yok. Yazarın iyi niyetine, adelet duygusuna, değer yargılarına, bilgisine ve dünyayı nasıl algıladığına bağlı. Durum boyle olunca, bir olayı, bir insanı aklayabilmek de olası karalayabilmekte.

Eski bir Çin geleneğini, bir zamanlar Maocu kominist partisi, parti kurallarını çiğneyen üyeleri, halk önünde eleştirmek için, kuralları çiğneyen bireylerin başına, kartondan yapılmış, koni biçiminde uzun kukulata takıp sergilermiş. Bu kınama ve ayıplama geleneğinin bireye olumlu bir katkısının olduğu düşünülemez bile. Amaç çok belli, ezmek ve “terbiye” etmek. Ayrıca , sadece Çın’le de sınırlı değil bu tür uygulamalar.

Benzeri teşhir ve cezalandırma yöntemleri çoğu rejim tarafından, bazen, şeffaflık adına özel hayatı control etmek için bazen de vatandaşların can güvenliğini koruma adına uygulanıyor. Yaşadığımız kentin gözetleme kameralarıyla kuşatılması boşuna mı. Artık apartman girişlerine kadar uzandı bizi “koruyan” devletin eli. Londra’da, mahalle kahve ve publarına, kimliksiz girip çıkamayacağız yeni uygulamalara bakılırsa.

Bireylerin “özel” yaşamlarını hikaye ettikleri anılar, kolektif tarihin bir parçası olmasının yanı sıra, resmi tarih kitaplarında işlenmeyen, göz ardı edilen bireyi öne çıkarması, kişisel tanıklığa önem vermesi açısından da çok önemli bir boşluğu dolduruyor. İnsani duygu ve algıları dışlayan resmi tarihe bir ruh ve canlılık katıyor. Objektif ve bilimsel olma kurallarına da bir meydan okuma ayrıca anı türü. Anı yazarının “objektif” olabileceği kuşku götürür. Olması da beklenemez zaten. Çünkü o bir taraf, ilk defa kendi adına sahneye çıkan bir taraf, ama militan değil.

Kısaca ifade edecek olursak, yazmak, her ne tür konuda olursa olsun, sorumluluk isteyen bir uğraş. Konuşulan şeyler zamanla unutulup gidiyor. Yazılanlar ise tarihin sayfalarında iz bıraktığı kadar, insanların somut yaşamlarında ve yüreklerinde de kalıcı izler bırakıyor. Bu bakımdan, yazar, geçmiş olayları, şahısların davranış ve tutumlarını, genellemelere kaçmadan, yaşanılan durumun özgün koşullarını dikkate alarak aktarmaya özen göstermelidir. Bu yaşanmışlıklar üzerinden soyut politicalar üretmekten kaçınmalıdır. Kendisine karşı gösterdiği duyarlılığı ve hakkaniyeti, sevmediklerinden de esirgememe sorumluluğu taşımalıdır.

Anı türü çalışmalar, bilimsel tarih anlayışına başka bir perspektif kazandırmış olmasıyla da önemli bir katkıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

6 + 19 =